Ahmet İnam İnsan Kültür

Prof. Dr. Ahmet İnam ile Kendimizi ve Kültürümüzü Anlamak üzerine konuştuk.

1980’den bu yana ODTÜ’de felsefe ve mantık dersleri vermekte olan Prof. Dr. Ahmet İnam ile insan, insanın kendini tanıması, tanımlaması ve kültürünü anlaması üzerine konuştuk. 1947 Sandıklı doğumlu İnam, 1971’de ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümünden mezun oldu.1980’de Edmund Husrel’de Mantığın Yeri başlıklı teziyle İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde felsefe doktorasını tamamladı. 1989’da felsefe profesörlüğüne atandı. Altı yüzden fazla makalesi ve otuza yakın kitabıyla, bilim teknoloji, sanat konularında araştırmalar yapıyor. Edebiyat kuramı, eleştirisi ile ilgili çalışmalarını 1967’den beri sürdürüyor. Şiirimsi denemelerinin yanında yayımlanmış bir romanı da bulunuyor.


Muhammed Murat Arslan: İnsanın kendini tanımlaması ve anlaması neden önemlidir? Bu anlayış sürecinin sağlıklı bir şekilde yönetilmesi nasıl olur?

Ahmet İnam: Tabii insan kendini tanımayan bir varlık, bu arada insan terimi biraz zor. Demek ki bu dünyada kendini insan ne kadar tanıyor? Bu da bir soru. Dolayısıyla bu dünyada insan görünümü altında insana benzeyemeyen insanlar yaşıyor olabilir. Kendini tanıma neden önemli? Kendini tanımadığınız zaman bir başkasını tanımanız da zor. Kendini tanımadığınız zaman başkasını da tanıyamadığınız için birlikte yaşamak zor. Hayatı birlikte başarabilmek, hayatın zorluklarına karşı direnebilmek çok zor. Ama kendini tanımak ne demek? Asıl soru bu. Çünkü kadim kültürler hep “kendini tanı” demiştir. Mesela bu eski Yunan Delfi Tapınağında da yazar. Bunun bir manası “Haddini bil” demektir. Bizim dediğimizin dışına çıkma anlamına geliyor. Ama kendini tanıyı, kendini keşfet, dolayısıyla kendinle birlikte insanı keşfet, dünyayı keşfet, kâinatı keşfet anlamında alırsak çok güzel bir hayat sürmek anlamına gelir; zorlukları olsa da. Keşke dünyada böyle bir eğitim olsa. Aile içindeki eğitimden başlayarak insan yavrularına; kendini ve kendi dışındaki, kendine benzemez insanları ve varlıkları tanıma hedefli eğitimle verilebilse. Maalesef bu yapılamıyor, çünkü insanın kendisi inşa ediliyor. Yani sen busun deniliyor ve o ne olduğu ona dayatılıyor, o da “Ha ben buymuşum” deyip yaşıyor. Kendini tanıma bütün bu dayatmaların dışında kendini keşfedilme çabası ki, gerçekten zor.

Arslan: İkinci soruya geçelim Hocam. Sizin sıkça vurgulamış olduğunuz gönül kavramı insanın kendini tanımasında nasıl bir rol oynar?

İnam: Şimdi gönül; bizim, bu toprakların, bu topraklardaki insanların yüzlerce, belki de binlerce yıl önceden keşfettiği ve bugün bizim karşımıza bir kelime olarak, bir kavram olarak çıkan bir yaşama ve insan olma özelliğidir. Türkçe bir kelimedir, çok değişik şekilde anlaşılmıştır şarkılarda, türkülerde. Genellikle insanın duygusal yanı, kalbi olarak anlaşılmış, akılla karşı karşıya getirilmiştir. Fakat gönlü ben tabii çok farklı biçimde anlamaya çalışıyorum. Ve onun da tabii bizim kültürde kökleri var, gönlün. Tabii mesela İranlının dil dediği şeyden veya Arap’ın kalp veya fuat dediği şeyden farklı olduğunu düşünüyorum. Biz gönlü kullanırız çoğu zaman da tam üzerine kafa yormamışızdır veya gönlü genellikle şiirin, türkünün, şarkının bir parçası gibi anlarız. Oysa gönül bizim kültürümüzün inşasında Anadolu insanı -tabii ben Türkçe, Türkmen olduğum için Türkçeden çıkarak söylüyorum ama ne bileyim Türk kökenli olmayıp kendini başka bir etnik çekirdekten geldiğini düşünen insan da eğer Anadolu’yu benimsiyorsa o zaman gönlün kendi dilindeki karşılıklarını arayabilir. Gönül öncelikle bir şuur ve inşa ile meydana gelir. Dolayısıyla, biz gönlümüzü hazır bulmayız, kalbimizi hazır buluruz yani fizyolojik anlamda da duygusal olarak da, ama gönül şuur, farkındalık, bilinç isteyen bir şeydir. Ama aynı zamanda inşa ister, yapılandırma ister, kurma ister, kendini oldurma, oluşturma ister. Hani gönül sahibi olmanın çok zor olduğunu, bizden hem bilgi istediğini, hem emek istediğini, hem cehd istediğini düşünüyorum ve bize mahsus olan bu bakışın bütün dünyaya henüz yeterince anlatılmadığı gibi bir düşüncem de var. Ama bu Belki bir hüsnü kuruntu da olabilir. Çünkü gönlün tam başka dillere çevrilmesinin çok mümkün olabileceğini sanmıyorum. Tam karşılığını bulmanın zorluğu var, belki Batı dillerinde veya Arapçada, Farsçada birtakım karşılıklar, belki Çincede Hintçede falan olabilir ama gönlün nasıl bir şey olduğunu bu topraklarda yaşayan insanların ve bu dilin, yani Türkçenin geçmişiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Gönül sahibi olunur, ondan sonra insan olunur diye bir şey düşünmüyorum. Yani insan olma cehdi içinde gönlünün farkına varanlar gönlü inşa etme yoluna gidebilirler. Bunun çok zor olduğunu söylüyorum, çünkü insanın kendini inşa etmesi kolay değildir. Yeryüzündeki milyonlarca insan kendini hazır buluyor. Yani milyonlarca insan inşa ediliyor zaten. İçinde bulundukları kültürde sen busun, sen şusun, sen erkeksin, sen Çorumlusun, sen Almansın, sen Alevisin, sen Kürtsün filan deniyor. “A demek ki ben buymuşum” diyorsun. Tabii bu eğitimle de veriliyor, satır aralarında tam açıkça söylenmeden, belli etmeden, -argo değimle- çaktırmadan da veriliyor olabilir. Bize kimliklerimizi giydiriyorlar. Yani Foucault’nun değimiyle bizim; bir ben inşamız, bir kendilik inşamız gücü elinde tutanlar tarafından gerçekleştiriliyor ve bu çok farkında olmadan yapılan bir şey. Ve dolayısıyla biz öyle inşa edilmediğimizi, kendi kendimizi inşa ettiğimizi söyleyebiliriz ama unutmayalım ki, bir kültür kendini köklerinden çıkarak inşa edemezse, gönlünü keşfedemezse -çünkü hem bireylerin gönlü olduğu gibi toplumların ve kültürlerin de gönlü vardır- problemler ortaya çıkar. Türkiye Cumhuriyetinin henüz gönlü inşa edilmemiştir. Bu gidişle de pek inşa edileceğe benzemiyor. Çünkü mesela gönül bizim siyasetçilerin hiçbirinin haberi olmadığı bir şey. Çünkü gönül bir yerde hüzünle yaşanan bir şey. Bizde hüzün yok yahu. Biz üzülüyoruz, üzüm üzüm üzülürüz, kahroluruz, küfrederiz, saldırırız, kin tutarız, öfkeleniriz ama hüzün; insanın insan olabilmesi için; acılarımızdan, başımıza gelen belalardan devşirdiğimiz bir şey bizim. Bu kültür hüznü keşfetmiştir. Yani Türkçe değildir ama işte ne bileyim İranlı da “Hosun” diyor, başka türlü telaffuz ediyorlar. Ama biz hüznü kendi dilimiz içinde başka bir hale getirmişiz. Yani şairlerimizin sağ olsun burada büyük katkıları vardır. Hüzün güzelleştirici bir şey. Batıda da yok. Batıda melankoli var. Melankoli depresif bir şeydir ve insanı göçürür. Ama mahzun insan gülümseyen insandır, acıyı bal eylemiş insandır. Başına gelen sıkıntılar ve kayıplar karşısında yaşama sevincini kaybetmemiş insandır. Bizim böyle insanları tekrar bulup keşfederek; geleceğimizi hazırlamada bunları gençlerimize anlatmamız lazım. Şu anda biz, bize sosyal medyada, gazetelerde, çok satan kitaplarda anlatılan bir dünya gibi dünyamız yoktu bizim yahu. Bambaşka dünyalar yaşayabiliriz biz. Bizim sandığımızda, hazinemizde çok şey var. Tabii bu hüsnükuruntu da olabilir ama onu keşfettiğimiz zaman şu anda sıkıştığımız hayat gailesinden kurtulabilme, büyük şairler yetiştirebilmemiz, büyük bilim insanları, hayatımıza dair yorumcular, sanatçılar, bilim ve din âlimleri yetiştirme imkânımız olabilir ama maalesef çok sıkıştırılıyoruz, Ortadoğu çünkü öyle bir bölge. Ondan kurtulmamız gerekiyor. Nasıl olur bilemiyorum. Zaman zaman çünkü çok kötümser olup herhalde benim ömrüm vefa etmez diye düşünüyorum. Herhalde ben hak vaki olduğunda yine insanların birbirini yumrukladığı bir Türkiye olacak, insanların birbirlerinin kuyusunu kazdığı. Sizden farklı insanı düşman gördüğünüz Türkiye olacak. Bu da hazin bir şey ve her birimize zarar veriyor. Kendimizi inşa etmemiz lazım. Ben neye üzülüyorum biliyor musun? Yunus’un bir sözü vardır ya:

“Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm

Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi”

Genç insanlar ölüyor, daha tarlada ekin olgunlaşmadan kesiyorsunuz. E günahtır yahu. Ben tabii kısa vadede dünyadaki bu cehennemin devam edeceğine inanıyorum ama uzun vadede rahatlayacağımızı ve güzel bir dünyada yaşayacağımızı -ülke olarak da- düşünüyorum. Tabii dünyanın gidişiyle de ilgili bizim durumumuz. Tamamen bize mahsus olduğunu sanmıyorum.

Orta Doğu’da yaşanan acılara baktığımızda, başka ülkelere göçmeye çalışan mültecilerin, o arada ölüp gidenlerin, bombalanan evlerin, bedenleri dağılan insan yavrularının, ölümünün çok acı bir biçimde bölgeye egemen olduğunu görüyoruz.

İşte bu belalardan ne öğrenebiliriz, bu halimizden ne inşa edebiliriz, ne çıkarabiliriz, geleceğe ne aktarabiliriz, neler söyleyebiliriz? Bu sözlerin çok farklı ağızlardan çıkmasından yanayım. Faucault’nun deyimiyle bizim bu Ortadoğu Bölgesi -“pastoral” o öyle kullanıyor- pastoral iktidarın etkisindedir. Pastor dediği şey çoban. Yani çoban ve sürü mantığı var, yani sürü bir çoban arıyor, çoban beni güt, beni kolla, bana temiz çimenler bul, yiyecekler bul. Dolayısıyla, biz bir sürü değiliz ve bizi kurtaracak olan çoban değil. Her birimiz evvel emirde kendi hayatımızın çobanı olarak başka hayatlara el uzatıp hep birlikte -sürü halinde değil ama- bir insan topluluğu halinde yaşamalıyız.

Arslan: İnsanın kendini tanımlama serüveninin yaşadığı çağla bir ilişkisi var mıdır? Yani içinde yaşanılan zaman insanı ne ölçüde etkiler kendisini tanımlamasında?

İnam: Önemli ölçüde etkiliyor. Ama dünyayı değiştiren insanlara baktığınızda -bilimde, sanatta, düşüncede- zamanlarının tam esiri olmamışlar. Ben onlara imalat hatası diyorum. Ben kendi serüvenime baktığım zaman ilkokuldan sonra askeri okulda devlet beni asker olsun diye yetiştirmeye çalıştı. Ben tamamen başka bir uca gittim , annem babam mühendis ol dediler, onu da olduk gerçi ama şimdi felsefeciyim. Felsefeciler, şöyle düşün, böyle düşün dediler; onlar gibi düşünmüyorum. Kendime ait bir düşünce meydana getirmeye çalışıyorum. Bu kendime ait olan aslında kültürüme ait olandır, bu topraklara ait olandır. Bu topraklara ait olan bütün insana, dünyaya ait olandır, kâinata ait olandır, yüce, yaratıcı kuvvete ait olandır. Dolayısıyla, benim ben oluşum kâinattaki enerjiye katkımı sağlayan bir şey. Onun için çağının bir ürünü olmak statükonun bir parçası olmak gibi ama statüko canlıların hareket halinde olup can bulmasına, hayat bulmasında çok etkili olmuyor. Dolayısıyla, karşı çıkan, farklı düşünen, farklı düşünerek kendi geleneğinin köklerine gidip o geleneği geleceğe taşıyabilen insanlara ihtiyacımız var. Farklılıklara imkân veren, değişik yorumlara, işte bu deli, bu çılgın, bu saçmalıyor, bu bizi yıkacak, bu mahvedecek demeden farklı görüşlerin ve anlayışların hayat tarzlarının zenginliğini kucaklayacak bir ülke ve dünya oluşabildiğinde hayatımız problemlerinden kurtulmayacak elbette insanız. Ama daha anlamlı problemlerle karşılaşacağız gibi geliyor. Dolayısıyla, insan olmaya yakışacağız, kadim kültürlerin ve dinlerin bizden istediği insana daha yaklaşacağız diye düşünüyorum.

Aşağı yukarı kırk yıldır hocayım, hasbelkader üniversitede hoca olduk. Ama farklı insanlara, benim gibi düşünmeyenlere izin verdim mi acaba? Yani birisinin kâğıdını okurken bakayım benim dediklerimi yazmış mı diye mi not verdik, yoksa ya bu arkadaşın kafası çalışıyor bak ne noktalar görmüş, eleştirmiş, karşı çıkmış, ama eleştirinde ukala değil, dayanakları var, hesabını veriyor; belli bir noktadan çıkmış mı dedim? Vallahi bu soru açık. Öyle insanların doğmasına da yardımcı oldum mu, yoksa işte belli bir görüşün, belli bir formata göre, belli bir kalıba göre insan mı yetiştirdik acaba? Onu bilmiyorum. Belki bizler öldükten sonra ortaya çıkacak ama, ima ettik gibi geliyor. Nietzsche’nin öyle bir yorumu vardır. Onu izleyenlere, hadi gidin yahu ne geliyorsunuz benim peşimden der. Tamam, benim fikirlerimi anladınız ama siz ben değilsiniz, başka bir şey inşa etmeniz gerekir. Herhalde en sevdiğim öğrencilerim ukala olmadan kafa tutan öğrenciler. Çünkü ukalaları hiç sevmiyorum. Şu anlamda: karşı çıkmak için karşı çıkan veya psikolojik olarak kendini işte ben de varım diye öne çıkararak ukalalık yapanlar. Oysa fikir insanı olmak demek beyninde ve yüreğinde hançer saplanmış insan olmak demek. Bir yerlerimiz kanıyor, bizim derdimiz var, biz laf olsun diye konuşmuyoruz, acımız var. Çünkü bizim bu ülkeye borcumuz var. Biz borçluyuz; çünkü bu ülke beni okuttu ve iyi ki varım. Problemler oldu, sıkıntılar oldu, parasız kaldım bilmem ne ama şükür hayattayız ve düşünüyoruz ve bu ülke için yapabildiklerimizi acaba yapabildik mi? Ben mesela yapabildiğimi sanmıyorum. Hâlâ borçluyum ve canla başla o borcu ödemeye çalışıyorsun. Ne yapabilirsen bilginle, görgünle yap işte yazıp çizerek yap.. Çünkü biz onu yapabiliriz. Yani ne siyasete bulaşmışızdır, ne herhangi partinin, ne herhangi bir cemaatin, ne herhangi bir grubun, hani Mason olsun, bilmem parti olsun, bunların insanı olamadık. Bir başımıza bir insanız. Ama şunu söylüyoruz, nereye ait olursanız olun bu kâinata ve hayata borcunuz olduğunu unutmayın. Borcunuz sadece sizin takıma, takımda iyi oynamanız değildir. Futboldan örnek verirsek, evet iyi oynayacaksın takımın kazanacak ama futbol böyle oynanır diye göstermen lazım. Yani rakip futbolculara da göstermen lazım, sizden sonra gelecek futbolcuları da bak böyle oynanır dedirtmen lazım. Ben yalnız takımımın kazanması için oynamıyorum, ben futbolun nasıl oynanabileceğini göstermek için de oynuyorum diyen insan arıyorum.

Bu nasıl olur? Bu vatanını, toprağını severek, toprağından çıkarak olur. Yoksa hani dünya bir köydür zaten ülkelerin önemi yoktur. Ha Türk olmuşum, ha Amerikalı olmuşum, ha Alman. Öyle değil. Ben mesela Sandıklılıyım, yani Sandıklılı olmak benim ben olmamda o kadar önemli ki. Çocukluğum orada geçmiş, annem babam oralı. Şimdi orada yaşamasam da oranın suyu, oranın toprağı üzerimde, Anadolulu olmak böyle bir şey yahu! Ve oradan Afrika’ya sesleniyorum, Asya’ya seslenmeye, Avrupalıya seslenmeye çalışıyorum; Sandıklıdan yapıyorsun. Ama kendimi bir Amerikalı gibi görüp değil veya başka biri görüp, dünyalı gibi görüp konuşmak o mümkün olan bir şey değil veya belli bir din mensubiyeti üzerinden de konuşmuyorum; toprak üzerinden konuşuyorum. Bir arkadaşım geçenlerde “Yahu bize ait olanı nasıl arayacağız” dedi İran’da, İranlı felsefecilerle beraber bir panel yapmıştık. Bize ait olanı mesela Afganistan’a gidiyorsunuz, Pakistan’a gidiyorsunuz, Hindistan’a gidiyorsunuz, Endonezya’ya gidiyorsunuz, Üsküp’e gidiyorsunuz. Oralarda bize ait olan bir ses var. Müzikte duyduğun, konuşmada duyduğun, dilini anlamasan bile bir ses senin aidiyetini gösteriyor. O aidiyet içinde bütün diğer aidiyetlere seslenmek lazım. Kendi aidiyetinin içine tıkılıp işte bizden olmayanlar ölsün, öyle türkü var ya. Zalim annesi ölsün, kızı da bize kalsın. Değil mi? Bütün düşmanlarım ölsün bir tek dünyada ben kalayım düşüncesi benim de ölümüme yol açar. Bu mümkün değil. Sevmediklerinle yaşamak zorundasın. Her zaman canını sıkan insan olacak. Şimdi oh ya işte bak ne güzel benim gibi düşünenler çoğaldı filan. Birisi ayağına basar, öbürü iter, birisi çekiştirir. Dolayısıyla, her zaman canını sıkacak, senden farklı düşünecek, senden farklı yaşayacak insanlar olacaktır. Dolayısıyla onlarla beraber güzel bir insan olarak, güzel bir hayatı nasıl yaşayacaksın? Bunun çok, çok önemli bir soru olduğunu düşünüyorum. İnsan henüz onu başaramadı. Bu yeryüzünde, bu gezegende, dünya denen bu gezegende nasıl hep beraber yaşayacağız bunu bilmiyoruz daha. Birbirimizi boğazlamakla, öldürmekle meşgulüz. Hep öyle dünyanın başından beri hep birbirimizi öldürmüşüz. Ne zaman öldürmeyeceğiz acaba? Belki hep öldüreceğiz yani. Onu bilmiyorum ama öldürmeden yaşamak, başkasına kötülük etmeden yaşamak mümkün mü, yoksa kötülük insan olmanın bir parçası mıdır? İyi olduğu sürece bunun karşıtı da olacak, kötü olacak. O zaman kötülerle beraber yaşamayı mı öğreneceğiz acaba. Yani bu benim hep düşündürmüştür.

Arslan: İnsanlar gibi toplumlar da kendilerini tanımlamaya çalışıyorlar. Türk toplumu da son 150-200 senedir bu alanda bir uğraş içerisinde. İlericilik ve muhafazakârlık bu tanımlamaların iki kutbu gibi görünüyor. Bu tanımlamalara bakışınız nedir? Biz kendimi tarihimiz ve kültürümüz dışında nasıl tanımlamalıyız?

İnam: İlericilikle muhafazakârlık bir dönem söylenen, şimdi hiç anlamı olmayan bir laftır. Ülkemizin geleceğe taşınmasında tartışacağımız sorunlar değil bunlar. Bir vakitler, belki cumhuriyetin ilk dönemlerinde gücü elinde tutanlar kendilerine ilerici, öbürlerine gerici demiş. E, şimdi gücü elinde tutanlar kendilerine ilerici, öbürlerine gerici diyor. Muhafazakârlık güzel bir şeydir, ama nasıl muhafaza edeceğimizi bilmemiz lazım. Neyi muhafaza edeceğimizi bilmemiz lazım. Muhafazakârlık inşa ister, yaratıcılık ister, yenilik ister. Yenilik yapmadan muhafaza edemezsin. Yoksa muhafaza etmeye çalıştığın şeyi tepe üstü edersin, bozulur, kaybolur, kokuşur. Dolayısıyla, hayatı tazeleyerek geleneğini koruyabilirsin, yenileyerek koruyabilirsin. Belki İslam’ın en büyük problemi o. Kendini tazelemedeki sıkıntı söz konusu. Büyük sanatçılar, fikir insanları yetiştirmesi lazım, bilim insanları yetiştirmesi lazım. Belimize bağladığımız bombalarla İslam’a ne kadar hizmet edebiliriz, emin değilim. Ben dindar bir insan değilim, ama bu kültürün insanıyım. Adım Ahmet’tir ve dolayısıyla ben bu kültüre hizmet edeceğim tabii. Bu, bunu anlayabilirim. Ben dindar olmadığım halde din nasıl bir şeydir, nedir sorularına yanıt aramama gerek değil mi? Çünkü bizim laik denen kesim dine tamamen sırtını döndüğü için arada din din deyince yüzleri buruşuyor. “A bunlar gerici” diyor. Dindar arkadaşlar da -çoğunun temiz olduğuna eminim- işte meyhaneye gidiyor ya o komünist, bilmem Allah’sız kitapsız diyor. O da iğrenerek bakıyor. Birbirlerine iğrenerek bakan insanlar, din bu mu ya? Din bunun için yok ki, din insanı kucaklamak için ortaya çıkmadı mı? Mangal gibi yürek sahibi olmadan dindar olunabilir mi? Bizim dinimiz temiz fıtrat üzerine, Hıristiyanlara benzemiyoruz biz. İlk günah ve suçluluk duygularımız yok. O temiz fıtratımız da, teslim olmak, bütün yüce varlığa teslim olmak demek. Bu temizlik, hulusi kalple olur, kalbin kirliyse nasıl olacak? Onun için gericilik, ilericilik bunlar eskimiş ve çöpe atılması gereken sözlerdir. Yeni dil oluşturmamız lazım. Mütedeyyin arkadaşlar da bunun farkında. Değişik kesimler olarak düzlem, platform oluşturmamız lazım. Mesela felsefede şöyle bir durum mevcut; zıtlar var, işte tez, antitez, Hegel’in anlattığı gibi. Ama sentez yaptığın zaman düzlem atlıyorsun. Hidrojenle oksijeni belli oranlarda kattığın zaman, enerji altında su meydana geliyor. Suda ne hidrojeni görüyorsunuz, ne oksijeni görüyorsunuz. Ama içinde oksijen de var hidrojen de var. Dolayısıyla, bizim bu farklı görüşleri anlamamız lazım, çünkü yüzlerce yıl hep beraber yaşamız.

Hâlâ neden farklılıklara tahammül edemiyoruz? Herkes öyle ama. Eskiden bir banka reklamı vardı, “Yoktur birbirimizden farkımız, ama biz Osmanlığı bankasıyız.” Osmanlı bankası diye bir banka vardı onun reklamıydı. Birbirimizden aslında farkımız yok. Ben bakıyorum mesela mütedeyyin bir arkadaşın evine gidiyorsun, işte bir duvar halısı oraya asmış, orada Kâbe var. Ama öbür tarafa gidiyorsun, işte komünist veya Ateist, onda öyle bir şey yok ama işte koltuklar aynı, televizyonun üzerine örtü onda da var, izlediği diziler aynı. Birisi Cumaya gidiyor aradaki fark oraya inmiş. Cumaya gidiyor, öbürü gitmiyor. E, Cumaya gittiği zaman da herhalde dükkânın borcunu nasıl ödeyeceğiz diye düşünüyor. Orada gerçekten o ibadetin gerektirdiği şekilde kendi nefsinden ve günlük kaygılarından arınıp da yüce yaratıcıyla karşı karşıya gelebiliyor musun? Yoksa Cumaya gitmesek bizim dükkânı kırarlar yahut bir müşterileri kaybederiz diye mi Cumaya gidiyorsun. Onu da bilmiyorum doğrusu. Dinin şekle iniyor, o ve hesap kitaba geliyor olması. Bir zamanlar komünistlerin durumu da öyleydi. Mesela bir komünist –ben o kuşaktan geldiğim için- biz Marksist’iz, e abi, Marks’ta ahlak yoktur. Çünkü ahlak üst kurumdur, üst yapıya aittir, asıl olan alt yapıdır. E, ahlak yoksa her türlü kazığı atabilirim. Hakikaten kendine Marksist diyenler sonra şirketler kurdular, işçilerin haklarını yediler, borç taktılar, ödemediler. İnanılmaz ahlaksızlıklar yaptılar. Bir dava sahibi olmakla insan olmak ayrı bir şeydir. Hep ben şuna üzüldüm: Bir dünya görüşüne sahip oluyorsunuz, diyorsunuz ki, ben x’ciyim, x’ci olmak diyelim, x’ci olduğun zaman hakikati keşfedebilir misin?. Ha, x’ci nasıl olunur, işte bu partiye gireceksin veya bu cemaate. A olduk tamam. Oraya yazın. Yahu sen insan olmadın ki bir defa, eşeğin tekisin. Oraya ait olduğunu zannetmekle eşeklikten kurtulamıyorsun ki. Farklı cemaatlerin, Masonların, ne bileyim komünistlerin eşekleri var. Yani bir yere ait olmak insanın eşek olmasından –eşekten özür dileyerek- yahut hıyar olmasından kurtulması anlamına gelmiyor. İnsan olmak ayrı bir şey ve her türlü ideolojinin üstünde bir şey. Yani ben kendi inancımdaki insanların da insan olmadığını gördüğüm zaman en fazla onlar için üzülüyorum. Benim takımımda olduğu için onun hıyarlığını görmeyecek miyim yani, onun adiliğini, insanlık dışı hareketlerini, zalimliğini, zulmünü görmezden mi geleceğim? E, bunu yapmamak lazım. Bizim köklerimizde çok güzel şeyler var. Oraya gitmemiz lazım. Kaybettik yahu!.

Katılımcı: Nasıl birlikte yaşayacağız bilmiyorum dediniz. Dünya var olduğundan beri hep öldürmüşüz, hep ölüm. Ama aynı zamanda şu da var, biz hep ölmeye de hazırız. İşte ben vatan için ölürüm, ben dinim için ölürüm, ben Marks için, yani ölmeye de o kadar hazır ki insan. Öldürmek kadar ölmeye de hazır. Hatta öldürmek, ölmek öldürmekten daha kolay çoğu zaman. Biz acaba birlikte yaşamak için önce ölmekten, yani benim o muhafaza ettiğim şey var ve ben yaşamak zorundayım, ben ölemem ki, ölmemeliyim ki sana bunu anlatabileyim.

İnam: Çok güzel tabii. Tabii çünkü bu manada ölmek, haklısın tüymek demek. Tüyme yok. Burada yaşama hizmet etmen lazım, hayata hizmet etmen lazım. Onun için eğer zülüm gören bir taraftaysan zulmü kaldırmaya, mazluma yardım etmeye, adaleti tesis etmeye çalışman gerekir. Ölümü düşünmeyeceksin, ölebilirsin mücadele sırasında, ama hayat için yapıyorsun, hayatı yükseltmek, geliştirmek, yaşatmak için yapıyorsun. O dediğin nokta çok önemli yani, çok doğru.

Katılımcı: Eğer ben ölürsem işte o benim bedenim gibi çürüyecek, ama ben yaşarsam onu işte inşa ederek, bir şekilde onun da çürümesini engelleyeceğim ve ben kazanmak istiyorum. Buradaki kazanmaktan kastım da kendi gönlümdeki medeniyeti diyeyim inşa etmek istiyorsam ben önce ölmemeye çalışacağım.

İnam: Doğru, ölmemen lazım tabii. Kesinlikle öyle.

Arslan: Hocam doğruya yaklaşmak adına üzerinde yaşadığımız mekân olan Anadolu’nun taşıdığı ve hatırlattığı anlamlardan bizler ne gibi çıkarımlarda bulunabiliriz?

İnam: Anadolu bana ne hatırlatıyor biliyor musun? Göbekli Tepe kazılarından başlayarak, yani Milattan Önce 10 bin ve burada böyle bir sürü kavimler geçmiş bu yerden. Bir taraf Afrika, o taraf Nil Vadisi, işte Kuzey Afrika, bir taraf Asya, bir taraf Avrupa. O kadar değişik kültürle yoğrulmuş ki Anadolu. Dolayısıyla ben Anadoluluyum dediğim zaman 1071’le başlatmıyorum bunu, çok daha geriye giderek başlatıyorum. Ama bu başlatmanın da Batılı bir tavır olduğunu düşünmüyorum. Mesela mavi yolculuk filan var işte Halikarnas Balıkçısının, Azra Erat, Sabahattin Eyüpoğlu falan. Öyle bir Yunan özentisi bende yok. Yahu işte eski Yunanlılar da bizim ege kıyılarından falan. Buradan çok kültür geçmiş, çok ülke geçmiş. Persler var, Hitit var, neler neler var. Ve Anadolu’da bakıyorsunuz şimdi çok az kalmış olmasına rağmen işte Rumlar var, Ermeniler var, ne bileyim Süryaniler var, daha başka belki kendini göstermeyen ateşe tapanlar olabilir, daha başka şeyler olabilir. Bu zenginliğin çok büyük bir kültür inşasında göz önünde alınması gerektiğini düşünüyorum. İşte bu zenginlik üzerine yaşayacağız, yani Kürt kardeşim kendi dilinden maniler yazacak, türküler söyleyecek, şiirler yazacak. Ne bileyim bir Türk kökenli biri olarak, Türkmen olarak kendi dilimin köklerinden besleneceğim. Bu coğrafya beraber yaşadığımız bu ortak Anadolu tarihi yüzlerce, binlerce yıl geriye gittiğimizde ve buradan hep beraber Rum’u, Ermeni’si, burada binlerce yıldır yaşayan Mezopotamyalısı, ne varsa bütün bunların hepsinin biz pişireceğimiz aşın kazanına kendi varlıklarını katıp o kazanda ortak bir kültürel ürün oluşturabileceğimiz bir imkân olarak görüyorum Anadolu’yu. Fakat bu anlayışımız, henüz nasıl fiile geçer onu bilmiyorum. Birtakım çok kısır çekişmelerin dışına çıkabilsek gerçekten bu topraklarda yaşayan Kürt kardeşlerim ki, çoğunun kendi dillerini bildiğini de sanmıyorum. Hani konuştukları Kürtçenin de çok basit olduğunu, belki yüzyıllardır ihmal edildiğini, iyi çalışmadığını düşünüyorum. Benim Kürt arkadaşlarım var Kürtçe bilmiyorlar çoğu. Bir sözlük almışlar bakıyorlar falan filan. Belki Ermeni olan bizim arkadaşlarımız da Ermeni olmaya ilişkin birçok şeyi doğru dürüst bilmiyorlar. Rumlar falan nasıldır onları bilmiyorum ama neyse köklerimiz köklerimize yakın durup inşa faaliyetine girmeliyiz. Ve bizi yönetenler de buna imkân verecek şekilde bizi yönetmeliler . Şimdi korkuyoruz tabii, ya eyvah Kürtler kendi dilleriyle konuşursa vatan bölünür diye. Ne bileyim farklı tarzda hayatlar olsa bu topraklarda, işte emperyalistler gelirler bizi mahvederler, bölerler diye korkuyoruz. Haklı da olunabilir bilmiyorum ama korku bizi bir yere götürmüyor. Çünkü dediğim gibi korku ölüme götürüyor insanı. Cesur olmak gerekir, yaşamak cesaret ister. Ve cesur olmamız lazım diye düşünüyorum.

Arslan: Peki Hocam şimdi Anadolu’nun o kültür geçmişinden bahsettiniz. Gayet verimli topraklar bu açıdan. Son dönemlere baktığımız zaman Anadolu’da yaşayan insanlar olarak kaliteli ve orijinal üretimlerin diğer dönemlere nazaran daha az olduğunu görüyoruz. Bu açıdan, aynı zamanda çağın da gereklerine uygun olarak üretimlerimizi nasıl ortaya koyabiliriz, nasıl ortaya çıkarabiliriz, bu verimlilikten nasıl yararlanabiliriz?

İnam: Şimdi çok fazla üniversite açıldı her yerde, kötü müdür? Çoğunun kaliteli işler yaptığını düşünmüyorum. Ben üniversitelerden, bir üniversite hocası olarak, eski bir üniversite hocası olarak çok ümitli değilim. Ben üniversite dışındaki işte kahvelerde, ne bileyim evlerde, meydanlarda toplanan heyecanlı insanlardan, beraber müzik yaptıkları, tiyatro yaptıkları, resim yaptıkları, heykel yaptıkları, şarkı söyledikleri, şiir yazdıkları, düşünce tartışmaları yaptıkları, dini araştırmalar yaptıkları ortamlardan ümitliyim. İlahiyatçılarımızın da işi zor. Ve çok yük var üzerlerinde yapmaları gereken. Hani ne kadar farkındadırlar bilmiyorum ama bu dinin ihya edilebilmesi, ihya işi henüz tamamlanmamıştır. Belki de başlanmamıştır yeterince. Dindar olalım olmayalım dinin ihyası hepimize lazımdır. Yani meyhaneye giden için de lazım olan bir şeydir, çünkü insanımızın, hani deniyor ya yüzde 99’u, belki 99,5’i diye, din olarak kendi hayatının sürdüren değerleri öyle görüyoruz. Dolayısıyla, onun tazelenmesi, canlanması ve orada din âlimlerimizin, iyi yetişmiş din âlimlerimize heyecanlı, coşkulu, yeni şeyler söyleyebilen, ateşli ve katı siyasi angajmanlara girmemiş, şu görüşün veya bu partinin hizmetçisi, hizmetkârı olmayıp yalnız kendi inançlarını tazeleme, geliştirme ve onu işte bilimin son gelişmeleri çizgisinde yenilemeye çalışan insanların bu kültürü canlandırmada çok önemli olacağını düşünüyorum. İki tarafta da sorun var. Bakın bilim, bilimin ışığıyla kalkınacağız diyenler bilimin ne olduğu konusunda çok fazla bilgi sahibi değiller. Yani akademisyen olduğu zaman kendine ben bilimciyim diyor. Hâlbuki akademisyen olmak bilim insanı olmak anlamında değildir. Yani suyuna tirit birkaç makale ile de insan profesör olabilir ki galiba öyle çoğu. Yani bilimsel araştırma falan filan laf. Yani hepsi için söylemiyorum elbette. Bilimin insan hayatındaki yeri ve bilimi belirleyen şeyler var. Bir sanayi var, ticaretin bir parçası haline getirilmiştir bilim. İşte ilaç sanayine bakıyorsunuz, tıptaki araştırmalara bakıyorsunuz. Belki fizikte yapılan çalışmalar da böyle, yani bir fizik öğrencisi çok yetenekli, işte ben diyor, katı hal fiziği üzerine çalışacağım. İşte hocası diyor ki, problem bunlardır, bunları çözersen Nobel alırsın. E, o problemleri kim koymuş oraya? Belki de yapılacak bir silahın bir parçası için çalışıyorsun haberin yok. Sen bilime hizmet ettiğini sanabilirsin. Bilimi kimlerin kullandığını anlayabilme çok önemli. Mesela sosyal bilimlerde bu çok önemli. Şimdi sosyoloji diye bir akademik dal var. Sosyoloji, nedir sosyoloji? Yabancı hocaların kitaplarından çevirip çevirip al sosyoloji! Yahu onlar kendi kültürlerinin, kendi sıkıntılarının kitabını yazıp buna sosyoloji demişler. Sen bu topraklarda yaşayan insanların, insan topluluklarının, toplumlarının sıkıntılarını bilimsel biçimde dile getirebilecek bir şey kurabiliyor musun? Bilim inşası da bizim için çok gerekli bir şey. Orada da problemlerimizin olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde dinin de inşa edilmesi lazım, din yorumlarının da.. Hep şuna üzülmüşümdür. Mesela oruç bozulurken dua ediliyor, işte Allah’ım inanlara yardım et. Ya inanmayanlara neden yardım etmesin? Hep bizim tarafı tut. O cehennemde yansın, ben cennete gireyim, bize yer kalmaz çünkü. Şimdi o adamı da cennete alırsan bize yer kalmayacak. Bunu bir aşabilsek değil mi? Kâfir mafir bak bu da iyi bir insana benziyor, Allah’ım ya bunun da ruhunu aydınlat, ne bileyim, zihnini aç falan diyebiliriz. Onu yapmıyoruz, hep kendimize diyoruz. Bakıyorum çok bir şeyi çok kendimiz merkezli düşünüyoruz. Öteki, hayatımızda öteki yok. Öteki sözünü ötekileştirmede kullanıyoruz. Beni ötekileştirdi namussuz falan filan. Hâlbuki her insan muhterem, her insan kendinde Allah’ın nefesini taşıyor, onu görmüyorsun yahu; ondaki ilahi olanı görmüyorsun. E onu görmeyince tabii şu ritüeli yerine getirmedi, bunu yapmadı, bizim partiden değil, bizim tarikattan değil diyorsun. E, zaten adamın suratında meymenet yok, bilmem ne deyip onu hemen dışta bir yere koyuyorsun.

Arslan: Yani kendi kendimizi inşa edeceğiz aslında.

İnam: Evet, o açıdan özgür gruplar olmalı. Hep ben onu düşündüm. Üniversitelerde falan da bir sürü çalışma yapılır ama ne bileyim şairler dergiler çıkarmalı büyük heyecanla. üç satsın, beş satsın, iki sayı sonra batsın ama işte bir heyecanla bir şiir yazılsın. Yeni öyküler yazılmalı, romanlar yazılmalı, bilim grupları kurulmalı, işte birtakım arkadaşlar dünyanın seçkin üniversitelerine gitmeli. Birileri parası pulu olanlar, devletin veya belli bir çıkar grubunun parçası olmadan bilim aşkıyla bilim yapan, edebiyat aşkıyla edebiyat yapan insanların çoğalmasıyla sanıyorum bir bu kültürün geleceğe aktarılması ile bir kültür ve medeniyet inşasının olabileceğini düşünüyorum.

Katılımcı: Bir de Hocam biz galiba bu son işte yüzyıldır, belki iki yüz yıldır bu topraklarda şeyi de unuttuk, soru sormayı. Yani işte bilimde bir şey çıkartacağız diyoruz ya, işte sosyoloji, bizim değil o; Avrupa toplumun sıkıntıları…

İnam: Evet, evet sosyoloji deyip okuyorsun.

Katılımcı: Kendi toplumumda da soru sormuyorum. Yani işte benim toplumumda bir ötekileştirme var neden diye sormuyorum. Avrupa’dakine de hiç soru sormayı bilmiyoruz sanki.

İnam: Kendimizi Avrupalı zannediyoruz. Bir de çok ilginç bir şey mesela bizim gençliğimizdeki aldatılma öyleydi. Objektif ol, objektif ol bilimsel ol. Objektif ve bilimsel oldun mu Avrupalı gibi oluyorsun. Avrupalının yazdığı bilim kitapları “objektif” oluyor. Ama senin onların dışında hayata dair sorduğun sorular bilim dışı oluyor, sübjektif oluyor. Bu çok yanlış! Bu kafayla kendimizi inşa edemeyiz, mümkün değil. Çünkü bizim bilimde, hani sosyal bilimlerde de çok ezberci bir tavırla yürüyoruz üniversitelerimizde, liselerde, ortaokul, ilkokul seviyesindeki bilgilerde de. Fen bilimlerinde de öyleyiz. İşte çocuklarımız matematikte diğer dünya çocuklarına göre çok geri. Bizim çocuklarımız kendi başına, bir fizik probleminin çözümü veya laboratuvarda bir deneyin yapılmasıyla ilgili öyle bir teşvik fazla görmüyorlar. Fen fakülteleri boş, kimse fizikçi olmak istemiyor. Çünkü fizikçi olunca ne iş yapacağım diyor. Hani fizik öğretmeni olacaksa olabiliyor. Ama fizik yapmak için, biyoloji yapmak için insanlar bulamıyorsun artık. Mühendis, doktor, işletmeci değil mi hep? Bizim Anadolu insanının kötü şeyinin, eleştirilecek yanlarından biri de pragmatik olmasıdır. Mesela bizimkiler gelmişler Orta Asya’dan bakmışlar orada kilise var. Hiç merak etmemiş mesela kimdir, yıkmış onu oraya bir minare dikmiş namaza başlamış. Hiç merak etmiyor. Orada namaz kılmak lazım, namaz kılıyor. Değil mi yani? Dediğin gibi yani soru sormak yok! Yahu biz nasıl kendimizi inşa edebiliriz, nasıl olabilir, geleceğe nasıl kalacağız? Atalarının sesini dinlemiş filan ama işte atalarımızdan öğrenebilmek için şu zamanı iyi bilmek lazım. Kendimizi yenileyerek atalarımızın sesini duyabiliriz. Yoksa tefessüh başlıyor. Yani yok oluruz yahu! Ben ülkemizin o aşamada olduğunu düşünmüyorum ama artık dilimizin filan elden gittiğini gördükçe, işte bir sürü alışveriş merkezlerinin tabelalarına bakınca hep yabancı dilde yazılar görüyorsunuz. Kürt Kürtçe yazsa, Arap kökenli Arapça yazsa onu anlayabilirim ama tutup İngilizce yazıyorsun kardeşim. İngiliz yok ki burada. Neden onun İngilizcesini söylüyorsun?

Bir de yurt dışında yaşadıklarım var, soruyorlar: Siz nereden geliyorsunuz? İşte Türkiye’den. Üniversiteniz ne? ODTÜ. Ne yapıyorsunuz? Biz orada İngilizce eğitim yapıyoruz. Şaşıp kalıyorlar. Siz felsefeyi İngilizce mi yapıyorsunuz, siz İngiliz değilsiniz ki diyorlar. Siz Amerikalı değilsiniz ki. Biz galiba kendimizi Amerikalı sandığımız için yapıyoruz bunu. E, şimdi bizim çocuklar -hocalar da dâhil- bu dil anadilimiz olmadığı için ne kadar İngilizce bilirsen bil, olmuyor. Hep taklit etmiş oluyorsun. Bizim çocuklar doğru dürüst İngilizce öğrenemiyorlar, anadillerini de doğru dürüst bilmeden geldikleri için ne İngilizce ne Türkçe biliyorlar tam manasıyla, karmakarışık kafayla buradan çıkıp gidiyorlar ve profesör oluyorlar. Sonuçta kafa karmakarışık. Ana diliyle düşünülür yahu, ama çok yüksek otoritemiz de Türkçeyle felsefe yapılmaz demiş. Biz yapmaya çalışıyoruz, ölünceye kadar da yapacağız. Kürt arkadaşım da Kürtçeden yapsın. Ermeni, Rum, Süryani de yapabiliyorsa yapsın kendi dillerinden yola çıkarak.. Çünkü benim şöyle hüsnükuruntum var, Türkçe ile felsefe yapabilirsem bütün dünyaya katkım olur. Yalnız kendimize değil, çünkü Türkçeden görülecek hakikat var. Hakikat belli dillerin perdelerini açmasıyla görülebiliyor. Şimdiye kadar hep Almanca, Fransızca, İngilizce, eski Yunanca üzerinden, Arapça da olabilir, şimdiye hep bunların üzerinden yürüdü tartışma, ama edebiyatta Yunus’un, Hacı Bektaş’ın işte birtakım biz tasavvuf erbabının Türkçe yazarak, oradan açtıkları perdeler var. Ama Türkçeden de açabiliriz perdeleri! Hakikat perdelerini diye düşünüyorum ama bu biraz zaman alacak! Gençler hakikaten bunu benimsemelidirler!

Bu işle uğraşanlardan, mesela mütedeyyin arkadaşlar Batıyı çok bilmiyorlar ve küçümsüyorlar. Farklı ilahiyatçı arkadaşlarla konuşurken görüyorum: A Yunan felsefesi mi, bırak Allah aşkına diyorlar. Biliyoruz canım işte Thales males, arkadan geliyor. Kafada bir şema var bitirmiş onu. Bu ne ki? Batılı geliyor burada Arapça öğreniyor, Farsça öğreniyor, hatta bizim çocuklar bir Hıristiyan’ın veya ateistin yanına gidip İslam kelamı çalışıyor, fıkıh çalışıyor. Ne hazin bir şey yahu! Sen kendi medeniyetini, kendi kültürünün köklerini gidip başkalarından öğreniyorsun. Vatikan’da din âlimleri öyle sıkı yetişiyorlar. Bir sürü dil biliyorlar. Sosyal bilimlerde, doğa bilimlerinde derinleşiyorlar. Senin dinini, metinlerini senden daha iyi okuyor, daha zengin biçimde yorumlayabiliyorlar. Sen yapamıyorsun. Ne hazin!

Arslan: Hocam, bu kültür değerlerinin iyi anlaşıldığı ortamlarda, yani herkesin kendi kökünü iyi anladığı ortamlarda, ortamda, böyle bir ortam var olduğunda bunun sanat, yönetim, politika gibi toplumun direkt içinde olan alanlara yansıması nasıl olacaktır?

İnam: Köklere yaklaşmak diye bir şeye inanıyorum. Bu bir de benim Heidegger’den öğrendiğim bir şeydir. Orijine yaklaşmak, kaynağa, pınara yaklaşmak diye bir şeye yaşım ilerledikçe daha fazla inanmaya başladım. Ben tabii kendim için düşünüyorum, yani anadilim üzerinden. Ne bileyim ben annemle küçük yaşlarda işte mevlüte gidip Yunus’un Türkçe ilahilerini dinlemişim, bizim Sandıklı’da “Yonis” derler. “Hadi Yonisten oku bakalım” derler ve Yunus’tan bir şeyler okunur. Oradan gelen sesle yani o kök tarihinden beslenmişim. Hatta ben şeyleri de okumak isterdim. Ömrüm yeterse okumaya çalışacağım da. Bizim İslam öncesi Türklerin Budist olduğu zaman ki metinlerini de hayatlarını da okumak isterim. Hâlâ şimdi belki o , Çin’de Uygur tarafında vardır belki . Nasıl bir Türkçeyle onlar anlatıyorlar inanışlarını? Merak ediyorum .Çünkü Türkçeyi mesela küçümsemelerinin arkasında bazı şeyler var. Yahu nedir mesela eski Yunan’a bakıyorsun veya Perslere bakıyorsun o 2500 Milattan önce yazıt vermiş. Değil mi? Yunan’a bakıyorsun Homeros falan Milattan Önce 800’lere gidiyor. E, senin Orhun yazıtlarını biliyorsun Milattan sonra 500-600. Ne yapmış bizimkiler ya o zamanlarda? Valla işte hayvan otlatıyorlardı, Çinlilere hizmet ediyorlardı, ama bence bu hiç şevk kırıcı bir şey değil. Kırbaçlayıcı bir şey. Bu çizgiden ben dünyaya Türkçeden felsefe yapmayı düşünüyorum. Ama bu tabii hüsnükuruntu. Çok dalga geçenler oluyor, hamaset olduğunu düşünenler var. Çünkü bir hocam bana demişti ki, senin yapacağın felsefe Türk müziği gibi mi bir şey olacak?

Zaten Türk fiziği diye bir şey olamaz. Değil mi Fizik? Ama Türk müziği, tabii o zamanlar ben yeterince düşünmediğim için hocaya cevap veremedim. Çünkü hep bizden çıkan felsefe filan diyordum, beni kötü eleştiriyorlardı. Ama Türk müziği, müzikse zaten bütün dünya müziğini etkiler. Bizim musikimizin öyle bir derinliği olduğuna da inanırım. Hüsnükuruntum olduğunu hiç sanmıyorum. İyi icra edildiği zaman, -Dede efendi filan, yani bizim köklerimize iyi yapılmış müziğimiz olduğunda- Batılılar da Afrikalılar da dinliyorlar, Doğulular da dinliyorlar ve etkileniyorlar. O kadar destanlarımız var, Türkülerimiz var, bilmecelerimiz var. Aynı şeyi Anadolulu öbür etnik gruplar, farklı diller konuşanlar çıkarabilir. Kaynağa ne kadar yakınsanız o kadar yeni ve yaratıcı ürünler çıkarabilirsiniz. Yeni felsefede, düşünce âleminde, fikir âleminde böyle olduğunu düşünüyorum. Kaynağa yaklaşmak lazım. Ama ne yapılırdı biliyor musunuz? Cumhuriyette genellikle Batıya öğrenci gönderildi ve oradan öğrenciler geldi. Almanya’da okuduysa felsefenin Alman felsefesi olduğunu sandı, Fransa’dan gelen Fransız olduğunu sandı. E biraz kendini Marksist hisseden felsefenin Marksist olduğunu sandı. Hep bunlar yanılgı. Buradan yapmamız lazım. Ha, yapamayabiliriz, mümkün. Çünkü her dilin felsefeye katkısı yok. Biz de türkü söyleriz yani yapamazsak, ama hani Türk’üz türkü söyleriz diye. O da bir şeydir ama cehdetmek lazım. Mesela benden sonra iki-üç kuşak daha deneyip çıkaramazsa belki çıkmayabilir. Bir 100 yıl eğer kıyamet kopmazsa yeryüzünde belki ondan sonra bu topraklardan müthiş ürünler çıkacak –yani Türkçe adına konuşuyorum- ve dünya bizim dilimizden kendi dillerinden tercümeler yapacaktır.

Arslan: Hocam kendimizi inşa etmekten bahsettik. Türk kültürü kendisini ciddi anlamda inşa edebildiğinde küresel eksende dünyaya ne sunabilecek, dünyaya ne söyleyebilecek? Bu kültür ne söyleyebilir yani?

İnam: Tabii onu baştan söyleyemem, çünkü o ne inşa edeceğimize bağlı. Şimdiden söylenebilecek bir şey değil ama. Tabii yani inşa olduğunda bizim bakın üç temel eksen üzerinde ürünler yaratabildiğimizde, farklılığımızı gösterebildiğimizde, dünyaya üç şeyi söyleyeceğiz. Tabii genel olarak konuşabilirim, yoksa özel daha henüz öyle eserler yaratılmadı, yaratılacaksa onu bilemem nasıl bir şey olacağını. Bir; tarih, bizim olan geçmişten devşirilecek sözlerimiz olacak. İki, bu coğrafyaya mahsus olacak. Yani bu ne Avrupa’dan, ne Afrika’dan, ne İran’dan, ne Kafkaslardan, oralardan göçmüş insanlar olabilir buralara ama yani buranın ürünü olacak. Üç, dil olacak. Coğrafyanın, tarihin ve dilin destek verdiği, pınar olduğu ürünler ortaya konacak. Ama ne deneceğini onu bilemem. Hangi şiir, nasıl bir şiir güzel şiir olur bunu söylemek gibi, onu bilemem.

Arslan: Ne katkı sağlayacak yani onu sormaya çalıştım?

İnam: Şunu sağlayacak: Bakın Göbeklitepe 10 bin sene önce ve bilmiyoruz bunu mesela, yine Batılı bulmuş bunu. Bu topraklarda yaşanan hayatın hikâyesini yazamadık. Bu müthiş hicap duyulacak bir gaflettir.. Bu topraklara sahipsek, hani bu topraklar bizim diyorsak bu topraklardaki hayatın felsefesini yapabilmemiz lazım. Yapamadık. Tanımıyoruz çünkü. İki şey lazım. Bir, keşif lazım, kaynaklara gidip okumak. Çünkü okunmamış birçok metin olduğunu hâlâ inanıyorum ben. Hem İslami alanda, hem İslam öncesi tarihle ilgili. İnsanlar nasıl yaşıyordu, nasıl şarkı söylüyordu, çünkü oralardan çıkaracağız. Biz felsefemizi hayatın içinden çıkaracağız. İkinci olarak, Keşfin ardından gelecek şuurlu bir inşa ile felsefemizi dokumaya başlayacağız. Şarkılardan, türkülerden, manilerden, ne bileyim yemek yeme tarzından, oyunlarımızdan, çocuk bakımından. Buralardan çıkaracağız. Farklılığımız bu coğrafyaya ait bir farklılık, ama dilimizin farklılığı da önemli bir şey. Bizim dilimizle söylenip diğer dillerde söylenemeyen sözler var. Bu sıkıntı ancak Türkçe ile anlatılabilirdi denebilecek metinler yazmamız lazım. Şimdi İran’a gittiğim zaman bir İranlı felsefeci arkadaş dedi ki, Yunus Emre’yi okudum dedi İngilizceden okumuş. Valla bir şey yok Yunus’ta dedi. Şunu söylemek biraz ayıp olduğu için herhalde söyleyemedim; Türkçeden okumak lazım ve Yunus’u kim bilir kim çevirdi İngilizceye, berbat etmiş de olabilir. Talat Sait Halman’ın güzel Yunus çevirileri vardır İngilizceye, çok güzel çeviriler yapmış. Hazin olan bir şey de Mevlana bizim midir, İranlılar bizim diyor falan o ayrı bir şey. Ama Türkçe yazmadığı için ben çok ilgilenmiyorum. Ama Anadolulu belki diyebiliriz, Rumi zaten değil mi? Rum bölgesi bizim burası. Yunus’u anlatamadık. Yunus’u nasıl anlatıyorlar? Hümanist! Olur mu yahu! dedim ne hümanisti, Batılı mantıkla anlatıyorsun. Mevlana uzmanları arkadaşlarım var hepsi iyi insanlar, bir kısmını yakından tanıyorum ama hep aynı şeyleri söylüyorlar. O hani muhafaza etmek dedik ya, yani muhafaza edeceğimiz şeyleri yenileyebilmeliyiz, Mevlana’nın dediği gibi artık yeni sözler söylemek lazım. Bu ülkenin ve bu Orta Doğu bölgesinin problemi tazelenme problemidir. Şu anda tazelenememiş bir coğrafya içindeyiz ve yıkımlar onun için yapılıyor ama işte o yıkımlardan belki yeni bir kültürel yapı çıkabilir.

Şöyle bir bakış da var bizde. Batı batıyor şimdi bazı arkadaşlar böyle diyor; Batı batıyor biliyor musun ahlaki olarak bozuldular. Hoşumuza gidiyor tabii. O biz müthişiz yani. Bak Batı battı, hepsi bizim inancımızda olsaydı batmazlardı. Bir de böyle bir hava atıyoruz. Hamaset de çok tehlikeli yani şişiniyoruz kendi kendimize, böyle oturuyoruz muhabbet açıp falan. Allah, biz neyiz falan , zaten Kur’an’da her şey yazıyor ne lüzum var bilim yapmaya kardeşim. Otur orada her şey yazılmış. Yazılmış olsa bile onları çıkarabilmen için senin bilim yapman lazım. Yani o kadar kolay bir iş değil ki. Bir şey keşfediliyor, keşfedildikten sonra zaten Kur’an’da bu, e Kur’an’da vardıysa neden sen keşfetmiyorsun?

Arslan: Doğru algıladığımızda, işte Hocam, asıl sormak istediğim bu. Yani dünyaya ne katacağız, bu kültür anlaşıldığında dünya ne kazanacak? Şimdi siz tazelenmekten bahsediyorsunuz, yenilenmesi gerektiğinden bahsediyorsunuz. Ne kazanacak dünya?

İnam: Şunu söylemem tabii. Bunun zorluğu geleceği kestirmekle ilgili bir şey olduğu için.

Arslan: Ya da zamanında ne söylemiş? O zaman öyle soralım Hocam.

İnam: Bizim zenginliğimizi, buradaki yaşanan hayatın zenginliğini kazanacaklar. O zaman şunu söyleyeyim. Bu zenginlik nedir? Değil mi yani, neyi kazanacaklar. Şunu söyleyemiyorum: Mesela işte bizim kültürümüzü, inancımızı, hayatı, tarzımızı öğrendikleri zaman dünya güllük gülistanlık olacak, ahlak düzelecek, yalan ortadan kalkacak falan onu diyemem. Ama buradan beslenmek gerekir diyebilirim. Ne kazanacağı konusunda böyle bir şeyi söylemem çok zor. Ben onu söyleyemem. Onun için mesela, bazı arkadaşlar diyorlar ki, ya sen gönül mönül diyorsun, senin dediğin gönülde hiçbir şeyi yok ki, kupkuru bir şey! O başka bir şey bekliyor, böyle dini, manevi şeyler bekliyor. Ama ben öyle bir insan değilim ki, ben kuru bir felsefeciyim. Öyle bir şey vaat edemem. Bizim ruhumuzu zenginleştirecek gönül kavramıdır, çünkü ben kavramlarla uğraşan biri olduğum için. Kavramlar kuru o anlamda. Ama o kuru kavramların içine girdiğin zaman oradaki hayatiyeti görme imkânı var. Böyle bir kuruda kaçınılmaz olarak yaş vardır. Onun için başta biz şöyle bir tezgâhtarlık yapamayız. Ey Batılı; bak, bizim kültürümüz çıktığı zaman sen şu eksikliklerini kapatacaksın, bunu diyemem. Bu mümkün değil. Çünkü bizim kültürümüzden beslenecek şairlerimizin, yazarlarımızın, bilim insanlarımızın, din âlimlerimizin ne yapacağını bilmiyoruz. Nasıl yenilikler getireceğini bilmiyoruz.

Arslan: Peki en azından kültürümüzün küresel anlamda rekabet düzeyine erişmesi için ne yapmamız gerekiyor? Şu an böyle bir döngünün içerisinde değiliz en azından kültür olarak.

İnam: Kültür inşasının bir piyasasının olduğunu düşünmüyorum. Bir şirketin mallarını dünya piyasasına satması gibi bakmamak gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla, hani bizde mesela Kültür Bakanlığının filan hizmetleri var, yapılması düşünülen, İşte hangi kitapları çevirelim, Batı dillerine onu kendimizi anlatalım filan diyorlar. Elbet bu tip çeviri işleri yapılabilir. Tabii daha çok kendi dünya görüşüne uygun olarak çeviriyor -iktidarda kim varsa ona göre- herkes. Ne çevrilirse çevrilsin fena olmayacağını düşünüyorum. Ama kültürümüzün ihyasının ve inşasının kapitalist dünyanın piyasa modellerine göre yapılmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Ben kendim de böyle düşündüm. Nasıl böyle popüler oldum onu da anlamıyorum. Ben öyle mesela yayınevlerine gidip “Basın lan benim kitabımı veya benim işte Bileşik Kitapçılık bassın veya Doğan Kitap bassın” demedim. Birileri işte hoca getir kitabını basalım dedi. Mesela ben hep kendimi şöyle düşünmüşümdür; böyle üç katkı bir pasaj var kıyıda bir yerde, en alt katta bir dükkânım var. Arada bir gelip dükkânı açıyorsun seni tanıyanlar geliyor bir şey alıyor gidiyor. Sosyal medya da yokum, ne Facebook’um var ne Twitter’ım var, ne de bir şey satıyorum. Ben öyle olmaktan yanayım Sürekli. Çünkü satışa gittiğin zaman kaybolur gidersin. Ehli bilecek, yani mesela Batılılar çok dikkatli, hemen anlarlar iyi bir şey yarattığın zaman, onlar bulur. Reklam yapmana lüzum yok. Bizim bak bir âlimimiz var şöyle yorumladı, işte şu ayeti veya Kur’an’ı, İslam’a böyle bakıyor dediği zaman bir dakikada -hakikaten değerliyse- onu hemen bulurlar. Bulurlar onu. Dolayısıyla, bizim o anlayışla çalışmamamız doğrudur. Çünkü o bir defa Batıya şirin görünme tavırları falan yaratır. Hani bizim turistik şiş kebap lokum pazarlamaya çalışmamız gibi. Biz de onlar da var filan gibi turistin hoşuna gitsin diye, tespihler açılıyor, nargileler yakılıyor bilmem neler filan. E, o kötü bir şey yahu! O sıradan hale getirmek oluyor.

Arslan: Teşekkür ederiz.

İnam: Ben de teşekkür ederim palavra atmama izin verdiğiniz için.

Arslan: Estağfurullah hocam.

Bir Cevap Yazın