Emine Alagöz Asya-Pasifik

Dr. Emine Akçadağ Alagöz ile Asya-Pasifik Bölgesi ve Küresel Siyaset Üzerine Konuştuk

Uluslararası konjonktürde Asya-Pasifik diye adlandırılan bölgenin önemi ve bu bölgede ortaya çıkan çatışma konuları/unsurları hakkında Dr. Emine Akçadağ Alagöz ile konuştuk.


Muhammed Murat Arslan: Asya-Pasifik bölgesinin dünya siyasetindeki öneminden bahsedebilir misiniz?

Dr. Emine Akçadağ Alagöz: Asya-Pasifik bölgesi ülkelerinin son 25-30 yılda gerçekleştirdiği ekonomik gelişim ve buna bağlı olarak artan siyasi ve askeri güçleri, 21. yüzyılın “Asya yüzyılı” olarak adlandırılmasını beraberinde getirmiştir. Önce Japonya’nın, akabinde Güney Kore, Tayvan, Singapur ve Hong Kong’un, daha sonra Çin ve Hindistan’ın gerçekleştirdiği ekonomik kalkınma, bu bölgenin dünya ekonomisinin açısından önemini kayda değer biçimde artırmıştır. Küresel ticaretin yeni merkezi olma yolunda ilerleyen bu bölge, hem ucuz iş gücü hem büyük üretim hacmi hem de pazar olanağı açısından ön plana çıkmaktadır. Üretim, ticaret ve yatırım açısından bugün dünyanın en dinamik bölgesi olan Asya-Pasifik, aynı zamanda global bir finans merkezi olma özelliğine de sahip. Öyle ki Doğu Asya ülkelerinin kalkınma modelleri, Anglo-Amerikan modelini geride bırakarak, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri için model teşkil etmeye başlamıştır. Dolayısıyla diğer ülkeler açısından bu bölge ile ekonomik ve ticari başta olmak üzere ilişki geliştirme elzem hale gelmiştir.

Arslan: Asya-Pasifik bölgesinde temel problemler ve çatışma konuları nelerdir? Etnik, dini ve kültürel açmazları var mıdır?

Alagöz: Çin’in ekonomik yükselişine paralel olarak artan askeri gücü bugün Asya-Pasifik bölgesinin temel güvenlik meselesi görünümündedir. “Barışçıl yükseliş” vurgusuna rağmen Çin’in artan savunma harcamaları, askeri modernizasyon çalışmaları, Tayvan meselesi, Doğu ve Güney Çin Denizi anlaşmazlıkları, tartışmalı adalar meselesi, Hava Savunma ve Tanımlama Bölgesi ilanı gibi hususlar diğer ülkeler tarafından tehdit olarak algılanmaktadır. Bu noktada Japonya ile Çin arasındaki Senkaku/Diaoyu ada anlaşmazlığı, Çin, Japonya ve Tayvan arasındaki Doğu Çin Denizi meselesi ve Çin, Tayvan, Vietnam, Filipinler, Malezya ve Brunei arasındaki Güney Çin Denizi sorunu Çin’in müdahil olduğu temel problemler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun dışında Kuzey Kore’nin nükleer programının bölge açısından yarattığı tehdit, bilhassa Kim Jong-un’un başa geçmesinden sonra bu programa verdiği önemi gösterir mahiyetteki denemeleri, temel güvenlik sorunlarından biridir.

Çin bölgede artan etkinliği ABD’nin bu bölgedeki “hub and spoke sistemini” dengeleyici mahiyette artırmasını ve deniz kuvvetlerini bu coğrafyaya sevk etmesini beraberinde getirmiştir ki bu da bölgede silahlanma yarışını tetiklemektedir. ABD’nin bölgedeki müttefikleri aracılığıyla Çin’i dengeleme girişimine karşılık olarak Çin de “inci dizisi stratejisiyle” kendine yakın ülkelerle ilişkilerini geliştirme (Sri Lanka, Myanmar, Bangladeş, vs), A2/AD (Erişimi Engelleme/Bölgeden Men etme) kapasitesini artırarak ABD’nin etkinliğini zayıflatma ve donanmasını güçlendirme yoluna başvurmaktadır.

Etnik, dini ve kültürel açmazlar konusunda ilk akla gelen şüphesiz bölünmüş Kore yarımadası meselesidir. 1950-53 yıllarındaki Kore Savaşı sonunda yarımadanın ikiye bölünmesiyle oluşan ve bugün halen geçerliliğini koruyan durum beraberinde sadece güvenlik sorunlarını değil, aynı zamanda insani sorunları da getirmiştir. Bu sorunlardan en önemlisi ise bölünmüş ailelerdir. Dünyanın en ağır silahlandırılmış sınırı ile birbirinden ayrılan iki farklı ülkede yaşayan aynı aileye mensup veya akraba olan kişilerin mevcut konjonktürde görüşme, hatta iletişim kurma imkanı dahi bulunmamaktadır. Her ne kadar taraflar farklı politikalar izlese ve pekçok anlaşmazlık noktası mevcut da olsa iki taraf da Kore’nin yeniden birleşmesini amaç edinmiştir. Kısa ve orta vadede gerçekleşmesi mümkün görünmeyen bu amaç, çözülmesi gereken pek çok konuyu beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda Kuzey Kore bölünmüş aileler meselesine yeniden birleşme sorunu çerçevesinde bakmaktadır. Ancak Güney Kore bu meseleyi Kore’nin yeniden birleşmesine yönelik politikalardan ayrı değerlendirilmesi gereken insani bir sorun olarak görmektedir. Öte yandan yeniden birleşmenin getireceği siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunlar süreci kaçınılmaz olarak uzatmaktadır.

Arslan: Asya siyasetinde öne çıkan bölge ülkeleri hangileridir?

Alagöz: Asya siyasetinde öne çıkan bölge ülkeleri Çin ve Japonya’dır. Çin’in bölgeye yönelik politikasının temel amacı, bir yandan ekonomik kalkınmasını sürdürecek şekilde barış ve istikrarın sağlanması, diğer yandan da bölgede artan etkinliğini sekteye uğratacak meydan okumalara izin verilmemesidir. Tahmin edileceği üzere Çin bölgeye yönelik politikalarında da elindeki en önemli araç olan ekonomik gücü kullanmaktadır. Ekonomik/ticari fırsatlar aracılığıyla bölge ülkeleriyle ilişkilerini karşılıklı bağımlılık ekseninde geliştirmek istemektedir ki bu çerçevede “Tek Kuşak, Tek Yol” projesi öne çıkmaktadır. Eski İpek Yolu ticaret yollarının ötesinde Avrupa’yı ve Afrika’yı Asya’ya bağlayan bir ticaret ve altyapı ağı kurmayı hedefleyen bu proje gelişmekte olan bölge ülkeleri açısından ehemmiyet arz etmektedir. Zira 2008 krizi sonrası büyümenin yavaşladığı bir uluslararası ortamda altyapı yatırmalarını öne çıkaran ve dış ticareti geliştirmeyi hedefleyen bu proje bölgede heyecan yaratmıştır. (Pakistan’daki Gwadar Limanı, Sri Lanka’daki Colomba ve Hambantota deniz limanları, Çin-Laos yüksek hızlı tren hattı, vs.)

Öte yandan 12 bölge ülkesiyle serbest ticaret anlaşması imzalayan ve hâlâ farklı ülkelerle bu konuda görüşmeler yürüten Çin, Asya özelinde bir ekonomik ve ticari yapı oluşturma amacıyla, ASEAN (Güney Doğu Asya Ülkeleri Birliği) tarafından ortaya konan Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık inisiyatifini aktif olarak desteklemektedir. ASEAN örgütü, “ASEAN+1” yaklaşımıyla Çin, Güney Kore, Japonya, Hindistan, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerle serbest ticaret anlaşmaları imzalamış ve Doğu Asya’nın ekonomik entegrasyonunda öncü rol üstlenmiştir. ABD’nin TPP hamlesi sonucu pek çok ASEAN üyesinin ABD ile görüşmelerde bulunması, ASEAN’ı bölgesel ekonomik entegrasyon hususunda lider konumunu kaybetme ve ötekileştirilme tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır. Bu endişe sonucu ASEAN 2012’de Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık oluşturulması önerisinde bulunmuştur. Pekin’in ciddi destek verdiği, hatta son dönemde öncülük ettiği bu girişim, ASEAN ile daha önce serbest ticaret anlaşması imzaladığı 6 ülke arasında ortak bir serbest ticaret anlaşması tesis edilmesine dayanmaktadır. Bu ortaklık mal ve hizmet ticareti, yatırım, ekonomik işbirliği, fikri mülkiyet, rekabet, anlaşmazlıkların çözümü gibi konuları içermektedir. Mal ticaretinde tarife ve tarife dışı engellerin, hizmet ticaretinde kısıtlama ve ayrım gözeten tedbirlerin aşamalı olarak kaldırılması öngörülmektedir.

Kazan-kazan stratejisiyle ilişkilerin geliştirilmesinin, Çin’in bölge ülkeleriyle yaşadığı sınır ve yetki alanı anlaşmazlıklarında elini güçlendirecek bir faktör olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.

Japonya’nın politikasına gelindiğinde, bu ülke bölge güvenliği açısından temel tehdit olarak gördüğü ve bölgesel etkinlik rekabeti içinde olduğu Çin’i dengeleme amaçlı olarak bölge politikasını şekillendirmektedir. Bu kapsamda ABD ile ittifakı ve bölgede ABD varlığının mevcudiyeti Japonya açısından elzemdir. Bunun dışında bölge ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesi bilhassa 2012 sonunda Şinzo Abe’nin başa gelmesiyle önem kazanmıştır. Soğuk Savaş sonundan itibaren en önemli dış politika araçlarından ekonomik diplomasi ve resmi kalkınma yardımları bölge ülkeleriyle ilişkilerinde ön plana çıkmıştır. Fakat Abe’nin “normalizasyon” yönündeki girişimleri artırması ve Japonya’nın askeri güç kullanma yönünde önünü açması sonucu bölge ülkeleriyle güvenlik ve savunma alanında ilişkilerin gelişmeye başladığı görülmektedir. Bilhassa Mart 2016’da yürürlüğe giren Barış ve Güvenlik Yasası, Avustralya, Filipinler ve Hindistan ile gerek ortak tatbikatların gerekse ortak anlaşma ve projelerin önüne açmıştır. Bu noktada işbirliği geliştirilen ülkelerin Çin’in yükselişi hususunda benzer kaygılara sahip devletler olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Güney Kore ve Çin ise Tokyo’nun normalizasyon yönündeki girişimlerini ise Japon militarizminin yeniden canlanması şeklinde yorumlamaktadır.

Arslan: Küresel siyasette önemli aktörler olan ABD, AB ve Rusya’nın Asya-Pasifik poltikası nasıldır?

Alagöz: ABD dış politikasının yönünü Asya-Pasifik olarak belirleyen Obama yönetimi, Çin’in bölgede artan etkinliğine karşı bölge ülkeleriyle ilişkilerini geliştirme, askeri ittifaklarını güçlendirme (Tayvan, Japonya ve Güney Kore başta olmak üzere), Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ve Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) gibi örgütlerle bağlarını kuvvetlendirme yoluna gitmiştir. Bu kapsamda yeni nesil uluslararası ticaret anlaşması olarak addedilen Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) aracılığıyla ekonomik işbirliğini artırma yoluna gitmiştir. Anlaşmanın amacı, Pasifik üzerinden Doğu Asya ülkelerinin Batı yarımküreye ekonomik olarak bağlanması olsa da ülkelerin konumu, TPP’nin sadece bir ticaret anlaşması değil, aynı zamanda bir jeopolitik girişim olduğunu ortaya koymaktadır. Antlaşmaya taraf olmuş 12 ülke (ABD, Japonya, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Meksika, Şili, Singapur, Brunei, Vietnam, Peru ve Malezya) küresel gayrı safi hâsılanın %40’ını, uluslararası ticaretin ise üçte birini oluşturmaktadır. Standart serbest ticaret antlaşmalarından farklı olarak; kapsamlı pazara ulaşım (tarifelerin ve tarife dışı engellerin azaltılması), bölgesel yaklaşım (sorunsuz ticaretin oluşturulması, sınırların bütünleştirilmesi, istihdam yaratılması), yeni nesil ticarete yönelik girişimler (inovasyon, verimlilik ve rekabet gücünün artırılması), kapsayıcı ticaret anlayışı ve bölgesel bütünleşme platformu niteliği gibi özelliklere sahiptir. Asya-Pasifik bölgesine yönelik bu iddialı ekonomik hamle Trump’ın başkanlığa gelmesiyle rafa kalkmıştır ki bu durum Çin’in ekonomik girişimler hususunda elini güçlendirmektedir. TPP dışında Trump’ın Obama’nın politikalarına benzer mahiyette politika yürüttüğü söylemek mümkündür. Özellikle güvenlik temelli ilişkiler ön plandadır ki Trump’ın Kuzey Kore çıkışı bu kapsamda dikkat çekicidir. Çin ile “önemli ortak, aynı zamanda rakip” şeklindeki ilişki biçimi devam etmektedir.

Rusya’nın Asya-Pasifik açılımının merkezinde her ne kadar Çin varmış gibi görünse de, denge gözetmek ve dış politika seçeneklerini artırmak amacıyla Moskova’nın farklı bölge ülkeleriyle ve bölgesel örgütlerle ilişkilerini son dönemde geliştirmeye dönük hamleler yaptığı görülmektedir. Japonya ile Kuril adaları konusunda görüşmeler yapılması, Hindistan ile nükleer enerji ve silah sanayi başta olmak üzere ortak projeler ortaya koyulması, Vietnam ile ilişkilerin geliştirilmesi, 2012 APEC Zirvesi’ne Rusya’nın ev sahipliği yapması, bölgesel anlaşmazlıklara taraf olmaktan kaçınılması, ASEAN ile yakınlaşma bu hamlelere örnek gösterilebilir. Rusya’nın bölgeye yönelik politikası bir yandan Orta Asya’da rakip konumda olduğu stratejik ortağı Çin’e olan bağımlılığını azaltmak ve bu ülkenin bölgede aşırı güçlenmesini engellemek, diğer yandan da ABD’nin bölgedeki tek söz sahibi ülke olmasının önüne geçmektir.

AB’ye gelindiğinde, bölgede ABD ve Rusya’ya kısayla daha sınırlı etkiye sahip olduğunu söylemek mümkündür. AB’nin bölge ülkeleriyle ilişkileri ekonomi ve ticaret odaklıdır. ABD, Çin, Japonya ve Güney Kore’den sonra bölgedeki ülkelerin en önemli ticaret ortağı AB olup önde gelen yatırımcılardan da biridir. Güney Kore ve Singapur ile serbest ticaret antlaşması imzalanmış, Malezya, Hindistan, Vietnam ve Japonya ile de görüşmeler yürütülmektedir. AB’nin bölgesel anlaşmazlıklara taraf olmaktan özenle kaçındığı, Doğu ve Güney Denizi anlaşmazlıklarında görüş bildirmeme yoluna başvurduğu görülmektedir. 2008 yılında ABD’de patlak veren ekonomik krizin Avrupa’ya yayılmasıyla AB’nin ciddi bir ekonomik ve mali krizle karşı karşıya kalması Çin ile olan ekonomik ilişkilerin önemini artmıştır.

Arslan: Son olarak Türkiye’nin Asya-Pasifik bölgesine politik ve ekonomik bakışı nasıldır?

Alagöz: Asya-Pasifik bölgesinin giderek artan siyasi ve ekonomik önemine bağlı olarak ülkemiz bu coğrafyaya yönelik açılım uygulamaya koymuştur. İhracat pazarlarının çeşitlendirilmesi, doğrudan yabancı yatırımı çekilmesi ve Türkiye’nin siyasi pozisyonuna uluslararası alanda destek sağlanması açısından bölge ülkeleri ve ASEAN ile ilişkilerin geliştirilmesi önem arz etmektedir. Çin, Endonezya, Güney Kore, Japonya, Malezya ve Singapur ile ilişkiler stratejik düzeye yükseltilmiş, Türkiye bölgesel örgüt ve platformlarla ilişkilerini (ASEAN, Şanghay İşbirliği Örgütü, Pasifik Adaları Forumu, Asya İşbirliği Diyaloğu, vs) güçlendirmeye başlamış, sayısı artan temsilcilikler ile farklı bölge ülkeleriyle ilişkiler geliştirilmeye başlanmıştır.

Çin’in Tek Kuşak, Tek Yol projesi Türkiye tarafından da desteklenmektedir. Çin’i Avrupa’ya bağlayacak Demir İpek Yolu’nun orta kuşağında yer alacak olan Bakü-Tiflis-Kars demir yolu ve bunun devamında inşa edilecek Edirne-Kars yüksek hızlı tren projesi bu kapsamda öne çıkmaktadır. Söz konusu projenin Türkiye açısından yaratacağı fırsatlar yadsınamamakla birlkte, Türkiye ile Çin arasındaki ihracat-ithalat dengesizliğini daha derinleştireceğini göz ardı etmemek gerekir. Önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin dış politika seçeneklerini artırmak adına Asya-Pasifik ülkeleriyle ilişkilerini artırmaya yönelik ticari girişimlerini artıracağını ön görmek mümkündür.

Arslan: Asya-Pasifik bölgesinin geleceği ile ilgili sizin görüşleriniz nelerdir?

Alagöz: Dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin Asya-Pasifik bölgesine kaydığı ve bu bölgenin uluslar arası sistemdeki siyasi etkinliğinin hızla arttığı bilinen bir gerçek. İvmenin yeniden Atlantik coğrafyasına dönmesi de orta vadede mümkün gözükmemekte. Bununla birlikte söz konusu coğrafyanın homojenlikten uzak olduğu ve gerek siyasi gerek ekonomik gerekse toplumsal açıdan birbirinden çok farklı devletlerden oluştuğu göz önünde tutulmalı. Dolayısıyla bir süredir dillendirilen bölgesel entegrasyon imkanının zayıf olduğunu ifade etmek gerekmektedir. Ayrıca kısa vadede çözülmesi mümkün görünmeyen güvenlik sorunlarının ikili ve çok taraflı ilişkileri etkilemeye devam edeceğini söylemek yanlış olmaz. Bölgedeki Çin/ABD ve müttefikleri rekabetinin önümüzdeki yıllarda daha da sertleşeceğini öngörmek mümkün ki bu durum bölgedeki silahlanma yarışını da artıracaktır. Başlı başına bir tehdit unsuru olan Kuzey Kore meselesinin ise orta vadede çözümü mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla bölgenin kompleks güvenlik yapısı ülkeler arası ilişkileri ve politikaları etkileyen temel unsur olmaya devam edecektir.

Bir Cevap Yazın