Göktürk Tüysüzoğlu Karadeniz

Yrd. Doç. Dr. Göktürk Tüysüzoğlu ile Karadeniz Havzası ve Stratejik Önemi üzerine konuştuk.

Karadeniz’in ve Karadeniz Havzasının stratejik önemini ve küresel siyaset içerisindeki konumunu Yrd. Doç. Dr. Göktürk Tüysüzoğlu ile konuştuk.


Muhammed Murat Arslan: Karadeniz Havzası kavramı nasıl açıklanır, sınırlarını çizebilir misiniz?

Göktürk Tüysüzoğlu: Karadeniz Havzası kavramı esasen iki çerçeve üzerinden ele alınır. Bu kavramsal çerçevelerden biri, havza kavramını daha dar bir eksende değerlendirerek, yalnızca, bu denize kıyısı olan ülkeleri Karadeniz Havzası içerisinde ele alır. Bu ülkeler ise Rusya, Türkiye, Gürcistan, Ukrayna, Bulgaristan ve Romanya’dır. İkinci tanım ise, havzayı daha geniş bir çerçevede değerlendirerek, Karadeniz’den etkilenen ve bu havzadaki işleyişi etkileyebilecek ülkeleri de Karadeniz’e eklemlemektedir. “Geniş Karadeniz Havzası” olarak adlandırılan ve Soğuk Savaş sonrasında kullanıma sokulan bu coğrafi tanımlama daha çok Batılı aktörler tarafından kullanılmakta ve Karadeniz Havzası’nın kapsamını genişletmektedir. Havzaya ilişkin en önemli işbirliği inisiyatifi olarak görülebilecek ve kurulmasında Türkiye’nin önemli bir pay sahibi olduğu Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (KEİT) da Geniş Karadeniz Havzası tanımlamasının üzerine inşa edilmiştir. Nitekim KEİT’in, Karadeniz’e kıyısı olan 6, bu denize kıyısı olmayan ancak bu havzadaki işleyişe ekonomik, ticari, enerji tabanlı ve siyasal gelişmeler özelinde etki edebileceği düşünülen başkaca 6 ülke ile birlikte toplam 12 üyesi bulunmaktadır. Hatta KEİT üyesi olmayan birçok Balkan ve Doğu Avrupa ülkesi ile İran da Geniş Karadeniz Havzası’nın bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Geniş Karadeniz Havzası’nın kapsamı, bu denize kıyısı olan ülkeler ile birlikte Balkanlar, Güney Kafkasya, Hazar çevresindeki ülkeler ile bazı Doğu Avrupa ülkelerini de içermektedir. Rusya, Batı’nın kendi siyasal, ekonomik ve sosyo-kültürel etkinliğini kendi “arka bahçesi” olarak gördüğü eski Sovyet topraklarına yayacağı/yaydığı gerekçesiyle Geniş Karadeniz Havzası tanımlamasını bir Batı yaratısı olarak görmekte ve bu anlamlandırmaya sıcak bakmamaktadır. Ne var ki, KEİT’in de üzerine temellendirildiği bu tanımlamanın, Batı’nın (AB ve ABD) arzu ettiği siyasal, ekonomik ve sosyo-kültürel dönüşümü gerçekleştirebildiği ve Batılı değerleri bu coğrafyaya yeterince taşıyabildiğini söylemek mümkün değildir. KEİT’in başarısızlığı, havza ülkelerinin yaşadıkları derin ekonomik ve siyasal sorunlar, donmuş çatışma bölgelerinin yarattığı krizlerin sürekli bir tırmanma içerisinde olması ve Batı ile Rusya arasındaki gerginliğin süreklilik arz eden bir yapıya evrilmesi bunun açık birer göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Arslan: Ekonomik -özellikle enerji-, siyasi ve kültürel olarak Karadeniz Havzasının önemini nedir?

Tüysüzoğlu: Karadeniz Havzası, farklı coğrafyaları, tarihsel arka planları ve kültürel formları bir araya getiren ve bu nedenle de ortak bir bölgesel kimliğin geliştirilemediği bir yerdir. Bu havzaya ilişkin olarak söylenmesi gereken en önemli hususlardan biri, otoriter siyasal anlayış, siyasal çoğulculuk anlamında yaşanan sorunlar ve düşük refah düzeyinin bölge ülkelerinin ortaklaştığı temel problemler olarak görülmesidir. Ne var ki, bu konuda da ciddi farklılıklar olduğu söylenebilir. Nitekim havza içerisinde AB’ye üye olmuş ve bu noktada belli bir gelişim sağlamış ülkeler de bulunmaktadır. Ancak belirtilen hususların havzanın kuzeyi ve doğusunda ciddi bir geçerliliği olduğu da ortadadır. Karadeniz Havzası, aynı zamanda tarihsel İpek Yolu’nun yeniden etkinleştirilmesi noktasında odak noktası olarak görülen bölgedir. Nitekim 1990’lı yılların başında AB, son dönemde de “Tek Kuşak, Tek Yol” projesi özelinde Çin’in, bu havzaya dahil olan ülkeleri de içerecek bir şekilde İpek Yolu’nu canlandırma inisiyatifi geliştirdiğini biliyoruz. Havza ülkelerinin üretim düzeylerinin yeterli olduğu söylenemez. Zira ekonominin çoğu alanında yüksek üretim düzeylerine ve teknoloji kullanımına sahip olan ve ekonomisini çeşitlendirdiği söylenebilecek birkaç ülkenin varlığından bahsedilebilir. Ayrıca havza ülkelerinin birbirleriyle olan ticari ilişkilerinin de çeşitlendirildiği ve kapsamının da genişletildiği ifade edilemez. Bu yönde önemli bir katkı sunması beklenen ve hatta öncelikli hedefi üye ülkeler arasında serbest pazar oluşturmak olan KEİT’in etkinleştirilememesi de bu yönde önemli bir olumsuzluk olarak görülmelidir.

Karadeniz Havzası petrol ve doğalgaz rezervleri itibarıyla zengin bir coğrafyadır. Özellikle Rusya ve Hazar kıyısında yer alan Azerbaycan bu yönden önemli görülebilecek kaynak ülkelerdir. Havza doğu-batı yönlü enerji aktarımı hususunda da bir köprü işlevi görmektedir. AB’nin bu havzaya önem vermesinin en önemli nedenlerinden biri, Rusya’ya olan bağımlılığı azaltabilmek amacıyla başta Azerbaycan olmak üzere havzadan kaynaklanan ya da havzanın doğusundaki Orta Asya’da çıkarılan petrol ve doğalgazı çeşitli boru hatlarıyla kendisine çekebilmektir. Hatta uzun dönemli planlamalar içerisinde İran ve Irak’tan çıkarılacak petrol ve doğalgazın da Türkiye üzerinden Avrupa’ya aktarılması düşüncesi bulunmaktadır. Rusya ise, bu planlara oldukça soğuk yaklaşmaktadır. Nitekim Moskova’nın ekonomik anlamdaki en temel kaynağı sahip olduğu enerji rezervlerinin çıkarılması, işlenmesi ve önemli hisselere sahip olacağı boru hatları aracılığıyla AB pazarına sunulabilmesidir. Bu nedenle, havza içerisinde Rusya ile Batı’nın (ABD de Rusya ile yaşadığı problemlere paralel olarak AB’ye destek vermektedir) enerji konusunda ciddi bir rekabet içerisinde olduğu söylenebilir. Son dönemde, Çin de bu mücadelenin bir parçası haline geleceğini göstermektedir. Zira Pekin, Hazar’dan kaynaklanan enerji kaynaklarını çeşitli boru hatlarıyla kendisine bağlayarak sürekli olarak artan üretimine yönlendirmek istemektedir.

Karadeniz Havzası, Batı (özellikle de ABD/NATO) ve Rusya arasındaki çatışmanın cephesi haline gelmiş durumdadır. ABD’nin, ortağı AB aracılığıyla siyasal ve ekonomik, NATO aracılığıyla da askeri yönden nüfuz ederek bölgeyi Batı’nın sistemsel hegemonyasına entegre edebilme çabası, çok kutuplu bir sistemsel yapı oluşturulabilmesini arzulayan ve kendisini de bu kutuplardan biri olarak kurgulamak isteyen Rusya’nın Avrasya geneli ve Karadeniz Havzası özelindeki etkinliği ve mücadelesiyle sınırlandırılmaya çalışılmaktadır. Eski Sovyet coğrafyasını kendi sistemsel etkinliğine eklemleyerek Avrasya genelinde bölgesel bir hegemonya kurgulamaya çalışan Rusya, Karadeniz Havzası özelinde Batı ile ciddi bir mücadele vermektedir. Gürcistan ve Ukrayna’daki siyasal krizler, yine bu iki ülke de dahil olmak üzere NATO’nun genişleme taleplerine yönelik itirazlar, kendisinden uzaklaşarak AB/NATO yönünde ilerlemek isteyen ülkelere yönelik olarak kullanılan “donmuş çatışma bölgeleri” ve sık sık dillendirilen ekonomik, askeri ve siyasal tehditler, enerji bağımlılığı kartının kullanımı ile birleştiği noktada, Rusya’yı, Karadeniz Havzası’nda saldırgan bir pozisyona sokmaktadır. Ne var ki, Rusya, bu manevralarını “saldırganlık” değil, kendi sistemsel/bölgesel çıkarlarına yönelik Batı odaklı saldırılara yönelik bir “savunma” olarak anlamlandırmaktadır. Çin henüz bu mücadelenin bir parçası olmamıştır. Ancak Pekin ile Moskova arasında çok kutupluluk söylemi özelinde beliren sistemsel işbirliğinin Karadeniz Havzası’na ilişkin bakış açısı noktasında işletilebileceğini ifade eden analizler de bulunmaktadır. Fakat Moskova’nın, bu havzada son dönemde sıklıkla “donmuş çatışma bölgelerini” kullanıyor oluşuna, kendi içerisinde de ayrılıkçılık sorunuyla uğraşan Çin’in destek vermesi beklenmemelidir. “Orta güç” mahiyetinde bir ülke olarak değerlendirilebilecek Türkiye ise, Rusya’dan sonra havzadaki en güçlü ülke olarak görülebilir. Son dönemde ABD ve AB ile yaşadığı problemlere paralel olarak NATO üyeliğinin dahi tartışmaya açıldığı bu ülkenin Rusya ile ilişkilerinin gelişiyor olması önemli bir bölgesel farkındalık unsuru olarak değerlendirilebilecekse de, her iki ülkenin bölgesel gelişmelere ve sorunlara bakış noktasında ciddi farklılıklara sahip olması ve farklı aktörlere/anlayışlara destek vermesi (Türkiye’nin Ukrayna ve Gürcistan’a yakın durması, Kırım’ın ilhakını tanımaması ve sıklıkla eleştirmesi, Dağlık Karabağ meselesinde, Rusya’nın Ermenistan’a verdiği desteği eleştirmesi ve Azerbaycan’a entegre olması ile Batı’nın önem verdiği, desteklediği enerji projelerinde en önemli partner ülke olması gibi), Rusya ile Türkiye arasında gelişen ilişkilerin daha çok “low politics (alçak politika)” alanında sıkışıp kalmasına neden olmaktadır. Suriye konusunda iki ülkenin yaptığı işbirliğinin ne denli derinleştirilebileceği ve ne kadar başarılı olacağı, iki ülkenin Karadeniz Havzası özelindeki işbirliğine de etkide bulunabilecek gibi görünmektedir.

Arslan: Karadeniz Havzası’nda risk taşıyan konular arasında etnik ve kültürel çatışmaların varlığı göze çarpmaktadır. Bu konuda neler söylemek istersiniz.

Tüysüzoğlu: Karadeniz Havzası, özellikle SSCB’nin dağılması sonrasında etno-kültürel anlamda ciddi bir gerginliğin tam ortasında kalmıştır. SSCB döneminde çizilen iç sınırlar, Josef Stalin tarafından, tarihsel, kültürel ve siyasal anlamda birbirleriyle sorun yaşayan farklı etnik/dinsel grupları, birbirlerini dengelemeleri için belli bölgelerde birlikte yaşamaya zorlayan ve böylece “ulus” temelinde gelebilecek güçlü itirazların önüne geçmeyi amaçlayan “toplum mühendisliği” girişimleri olarak okunmalıdır. Tabi Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte gelen bağımsızlık ilanları da SSCB döneminde, Stalin eliyle belirlenen bu içsel sınırlar özelinde gerçekleşmiştir. Bu nedenle, eski Sovyet cumhuriyetleri olan birçok ülkede etno-kültürel manada yaşanan anlaşmazlık, ideolojik yönlendiricinin, SSCB’nin demir yumruğunun ortadan kalkması ve “gecikmiş” ulusçu girişimlerin SSCB’nin dağılmasıyla yükselişe geçmesi sonrasında ciddi çatışmalara, ayrılıkçı girişimlere ve iç savaşlara neden olmuştur. Etnik temizlik, katliam, zorunlu göç ettirme gibi faktörleri de beraberinde getiren etno-kültürel rekabet ve anlaşmazlıklar, önünde sonunda Rusya ve bölge ülkeleri arasındaki ilişki ve anlaşmazlıkların bir parçası haline gelmiştir. Zira Rusya, ayrılıkçı bölgelere verdiği askeri, ekonomik ve siyasal destek ile hem bu bölgelerin, bağlı oldukları ülkelerden “de facto” bağımsızlaşmalarına yardımcı olmuş hem de kendisini sorunun çözümü hususunda varlığı ve desteği “elzem” bir dışsal aktör haline getirmiştir. Rusya, eski Sovyet cumhuriyetlerindeki ayrılıkçı bölgeleri, imzalanan ateşkes anlaşmaları ile kendi çıkarları doğrultusunda “dondurmuş” ve bu ülkelere yönelik olarak kullanılabilecek bir “koz” haline getirmiştir. Nitekim etnik ayrılıkçılık anlamında sorun yaşayan ve donmuş çatışma bölgelerinden mustarip havza ülkelerinin Batı ile işbirliği yapmak istemeleri, Rusya’dan uzaklaşarak bu ülkenin bölgesel çıkarlarına zarar verecek şekilde NATO üyeliği ve AB ile çok yakın ekonomik, siyasal ve enerji alanında proje bazlı ilişkiler geliştirmeye çalışması, Rusya’nın “kozlarını” oynamasını beraberinde getirmiştir. Dağlık Karabağ özelinde Azerbaycan, Güney Osetya ve Abhazya özelinde Gürcistan, Kırım ve Donbass özelinde Ukrayna, Transdinyester özelinde de Moldova, Rusya tarafından cezalandırılan ya da cezalandırılma tehdidinde bulunulan ülkeler olmuştur. Nitekim Rusya, kendisiyle olan ilişkilerini tamamen kopararak NATO üyesi olmaya çalışan Gürcistan’ı 2008 Ağustos’undaki 5 günlük bir savaşla yıldırmış ve Güney Osetya ile Abhazya’nın “bağımsız” birer ülke olarak varlıklarını ilan etmelerini sağlamıştır. Her ne kadar bu durum birkaç ülke dışında hiçbir aktör tarafından ve BM tarafından da tanınmıyor olsa da, Rusya’nın donmuş çatışma bölgelerini kendi çıkarları doğrultusunda ne denli manipüle edebileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Moskova’nın, Batı yanlılarının ayaklanması ile Rusya yanlısı Yanukovic yönetiminin devrildiği Ukrayna’yı cezalandırmak için Kırım’ı ilhak etmesi ve Donbass’daki Rusya yanlılarına askeri ve ekonomik destek veriyor olması (vermediğini iddia etse de bu doğru değildir. Zira Kırım’ın ilhakı sürecinde de yarımadadaki Rus üssünden gelen askerler etkili olmuştur), bu ülkenin donmuş çatışma bölgelerini önemli bir dış politika kozu olarak kullanma hususunda kararlı olduğunu kanıtlamaktadır. Bu bağlamda, topraklarında donmuş çatışma bölgeleri bulunan diğer havza ülkeleri de Rusya ile olan ilişkilerinde daha “dengeli” davranmak ve körü körüne Batı’ya (ABD, NATO, AB) güvenmemek zorunda olduklarını Gürcistan ve Ukrayna özelinde görmüş durumdadırlar.

Arslan: Karadeniz Havzası politik ekseninde bölge ülkelerinin havzaya yönelik bakış açısı nasıldır?

Tüysüzoğlu: Her şeyden önce havzada yer alan ülkeler arasında “Karadenizlilik” özelinde ortak bir bölgesel kimliğin oluşmadığı ifade edilmelidir. Farklı coğrafyalardan gelen ve tarihsel anlamda birbirleriyle fazlaca bir paylaşım ya da ortaklık içerisinde bulunmamış olan havza ülkelerinin bölgesel ve siyasal anlamda farklı alternatiflere yöneldiği ve gelecek planlarını da bu bağlamda şekillendirdikleri belirtilebilir. Örneğin, havzanın batısında ve kuzeyinde yer alan ülkelerin (Rusya dışında) AB üyeliğini ya da üyelik beklentisini ön plana aldığını biliyoruz. Aynı şekilde birçok havza ülkesi açısından “güvenlik” NATO üyeliği ya da üyelik beklentisi üzerinden anlamlanmaktadır. Ne var ki, havza ülkelerinin dış politika noktasında karşı karşıya kaldıkları en temel problem, Karadeniz özelinde bölgesel bir işbirliğinin ya da kimliğin oluşmaması değil, Rusya’nın “yakın çevre” olarak addettiği bu alanda kendi sistemsel etkinliği ve bölgesel çıkarlarına/beklentilerine uygun bir görünümün oluşması yönünde izlediği dış politika stratejisinin beraberinde getirdiği baskı ve zorlama yöntemleri ve bu yöntemlere Batılı aktörlerin (AB-NATO) verdiği ya da vermeye çalıştığı tepkidir. Nitekim havza ülkelerinin dış politika çerçevesi, havzada halen devam ettiği söylenebilecek bu “Soğuk Şavaş”ın yarattığı olumsuz görünüm ekseninde şekillenmektedir. Bölge ülkeleri dış politika anlamında adım atmadan önce Rusya ve Batı’nın tepkilerini ölçmekte ve buna göre davranmaya çalışmaktadır. Çoğu havza ülkesinin Rusya’dan çekindiği ve Moskova ile birlikte değil de AB ile yakın ilişki kurabilme yönünde bir anlayış geliştirmeye çalıştığı düşünüldüğünde, özellikle de havzanın kuzeyinde ve doğusunda yer alan ve gerek coğrafi, gerekse de sosyo-kültürel ve askeri anlamda dezavantajlı pozisyonda olan ülkelerin, Rusya’dan kaynaklanan ciddi problemlerle karşı karşıya kaldığı ya da kalabileceği görülmektedir. Batı ile Rusya arasındaki sistemsel/bölgesel rekabet, havza ülkelerinin mevcut ticari, ekonomik ve enerji eksenli potansiyelden etkin bir şekilde yararlanamamalarına ve büyük çaplı mücadelede yalnızca birer “piyon” haline gelmelerine neden olmaktadır. Donmuş çatışma bölgeleri özelinde yaşanan krizler ve bu krizler ekseninde Rusya ile Batı arasında yaşanan anlaşmazlıklar, bu durumun açık birer göstergesi olarak okunmalıdır.

Arslan: Karadeniz Havzasının küresel siyasette görünümü nasıldır, küresel güçler ABD, Avrupa, Çin gibi güçlerin Karadeniz Havzasına bakışı nasıldır?

Tüysüzoğlu: Karadeniz Havzası, genel itibarıyla sahip olduğu enerji rezervleri, doğu-batı ekseninde inşa edilmiş ve edilmekte olan enerji nakil hatları (boru hatları), önceleri AB, şimdilerde ise Çin tarafından geliştirilmekte olan İpek Yolu’nun en önemli kavşak noktası olması, Batı ile Rusya arasındaki sistemsel mücadele ekseninde Rusya’nın kendi küresel gücüne eklemlemeye çalıştığı bir bölge olması ve Montrö Sözleşmesi’nin kısıtlayıcı maddeleri nedeniyle, ABD başta olmak üzere, bu denize kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerinin sürekli olarak bulunamadığı ve çok ciddi tonaj ve silah kısıtlamaları ile karşı karşıya kaldığı bir coğrafya olarak bilinmektedir. Ayrıca, bölge ülkelerinin genel itibarıyla Batı yanlısı bir dış politika anlayışına sahip olmasına karşın, gerekli ekonomik, siyasal ve hukuki reformları bir türlü istenen şekilde hayata geçirememeleri ve otoriter siyasal anlayışlara yaslanmaları ile donmuş çatışma bölgelerinin fazlalığı da bu havzanın önemli özelliklerinden biri olarak bilinmektedir.

ABD’nin Karadeniz Havzası’na bakışı noktasında ön plana çıkan faktörleri değerlendirirsek, her şeyden önce, Washington’un, bu bölgede Rusya’nın frenlenmesi hususunda bir ön kabule sahip olduğunu söylemek gerekmektedir. ABD, NATO’nun bölge ülkelerini de kapsayacak şekilde Rusya’nın arka bahçesine doğru genişletilerek bu ülkenin çevrelenmesini, NATO genişlemesine paralel olarak AB’nin doğuya doğru genişleme hamleleri geliştirmesini ve böylece gerek askeri, gerekse de ekonomik ve siyasal anlamda Karadeniz Havzası’ndaki ülkelerin Batı’nın sistemsel etkinliğine entegre edilmesini istemektedir. Washington, Rusya’nın bölge ülkeleri üzerindeki etkisinin kırılabilmesi hususunda NATO ve AB genişlemelerinin dışında, Moskova’nın en önemli kozlarından biri olan enerji kartının elinden alınabilmesi için, Rusya’yı by-pass edecek yeni enerji projelerinin geliştirilebilmesini ve böylece hem AB’nin Rusya’ya olan bağımlılığının azaltılabilmesini hem bölge ülkelerinin Rusya’ya olan bağımlılığının azaltılıp, enerji zengini olanların bu zenginliği refaha çevirebilmesini hem de enerji projeleri aracılığıyla bölge ülkeleri arasında ve bölge ülkeleri ile AB arasında “karşılıklı” bir bağımlılık ilişkisinin yaratılabilmesini amaçlamaktadır. Rusya’nın Karadeniz özelindeki etkinliğinin azaltılması ve sınırlandırılması, bu ülkenin “çok kutupluluk” yönündeki söylemine ciddi bir darbe vurabileceği gibi, ABD’nin hegemonya vurgusuna yönelik ciddi bir itirazı da etkisizleştirebilecektir.

AB ise, Karadeniz Havzası’na doğru genişleme yönünde ABD’ye oranla çok daha tedirgin ve çekingen yaklaşmaktadır. Kendi içerisindeki anlaşmazlıklar nedeniyle “ortak” bir dış politika geliştirme yönünde güçlükler ile karşılaşan ve bu yönde başarılı olamayan Brüksel, önceki genişleme dalgalarının birliğe verdiği ekonomik/mali zarar, yeni üye olan ülkelere ya da üyelik beklentisi içerisinde olan ülkelere sağlanan finansal destek noktasında eski üyelerden kaynaklanan büyük çaplı itirazlar, yeni üyeler ile eski üyeler arasında (özellikle Doğu Avrupa ve Balkanlar’dan Orta ve Batı Avrupa’ya) yaşanan göçler neticesinde artan sosyo-kültürel ve ekonomik anlaşmazlıklar ile yeni üye ülkelere komşu olan coğrafyalarda yaşanan problemlerin AB’yi de olumsuz yönde etkilemeye başlaması gibi nedenlerle, yeni genişleme dalgalarına ve doğal olarak Karadeniz Havzası’nda yer alan ülkelere de üyelik perspektifi sunma hususunda çok çekingen davranmaktadır. Ayrıca ABD ile Rusya arasında yaşanan anlaşmazlığın, NATO genişlemeleri ve Karadeniz Havzası’nda yer alan ülkeler özelinde yaşanan içsel siyasal gerginlikler ve hatta Ukrayna’da görüldüğü üzere iç savaşlar eliyle AB’ye olumsuz etkide bulunması ve ekonomik/ticari anlamda çok önemli görülen Rusya ile ilişkileri çıkmaza sürükleme riski taşıyor olması, özellikle Doğu ve Güney Avrupa’da yer alan AB üyelerinin Rusya’ya olan enerji bağımlılığı da göz önünde bulundurulduğunda AB’yi oldukça rahatsız etmektedir. “Doğu Komşuluğu” programı ekseninde AB üyesi olmayan havza ülkelerine değer aktarımı (Batılı siyasal/yönetimsel değerler) gerçekleştirmeyi ve proje bazında da enerji ve ulaştırma projeleri ile bölgeye eklemlenmeyi amaçlayan AB, şimdilik kaydıyla ve hatta orta vadede Karadeniz Havzası’na yönelik büyük çaplı bir entegrasyon beklentisi içerisinde değildir.

Çin ise, uzun süre pek de ilgilenmediği bu havzaya ilişkin, son dönemde ciddi bir farkındalık geliştirmiş durumdadır. Pekin’in hedefi, artan enerji ihtiyacını karşılama yönünde Hazar’dan kaynaklanan petrol ve doğalgazı çeşitli projeler ile kendisine çekebilmek, havza ülkelerine ticari ve finansal anlamda ve yatırımlar üzerinden etki edebilmek, Batı ile Rusya arasında bölge ülkeleri üzerinden anlamlanan gerginliğe entegre olmadan kendi bölgesel etkinliğini ekonomik tabanlı işbirliği girişimleri ile geliştirebilmektir. Tek Kuşak, Tek Yol projesinin Batı’ya entegre edildiği en önemli durak noktası olan Karadeniz Havzası özelinde altyapı inşası girişimleri başlatmış olan Pekin’in, özellikle Güney Kafkas cumhuriyetlerinden Gürcistan ve Azerbaycan ile ilişkilerini geliştirmeye başladığını, Sincan Uygur Özerk Bölgesi özelindeki hassasiyet nedeniyle geri planda kalmış olan Türkiye ile ilişkiler hususunda da son dönemde ciddi bir atılımın yapılmak istendiği ortadadır. Türkiye’nin Tek Kuşak, Tek Yol projesinde yer almak istemesi ve Çin ile ekonomik, ticari ve hatta askeri yönden işbirliği geliştirebilme hususunda adımlar atmaya hazır olması da Pekin’i bu anlamda rahatlatan bir husustur. Her ne kadar, Çin’den füze savunma sistemi alımı noktasında Ankara’nın ileri bir adım atmaması Pekin’de rahatsızlığa neden olmuşsa da, bu durum iki ülke ilişkilerindeki potansiyeli ortadan kaldırmış değildir. Kısacası, Çin, Karadeniz Havzası özelinde gerek proje tabanlı, gerekse de ikili anlaşmalar eliyle görünürlüğünü arttırmakta ve ekonomik gücünü bir yumuşak güç unsuru gibi kullanarak, bölgedeki siyasal gerilimler ekseninde de herhangi bir şekilde taraf olmamaktadır.

Arslan: Karadeniz Havzası’nın geleceği için neler söylenebilir, öngörüleriniz nelerdir?

Tüysüzoğlu: Karadeniz Havzası, önümüzdeki dönemde de Batı ile Rusya arasındaki gerginliğin ana eksenini oluşturmaya devam edecektir. Bölgedeki “Soğuk Savaş”, bu coğrafyada konumlanmış olan ülkelerin iç ve dış politikalarına da etki edecektir. Özellikle etnik gerilimler, gerek mevcut donmuş çatışma bölgeleri özelinde, gerekse de potansiyel adaylar anlamında (yalnızca eski Sovyet cumhuriyetleri değil, Rusya’nın kendi topraklarında da bu tarz bir girişim yaşanabilir) devletlerin dış politikalarındaki temel vurgu noktaları olmaya devam edecek gibi görünmektedir. Zira Rusya, bölge ülkelerini yanına çekebilme anlamında askeri gücü ve enerji kozu dışında “yumuşak güce” içkin herhangi bir çekim gücüne haiz olmadığı için, donmuş çatışma bölgelerini, “Donbass özelinde olduğu gibi” manipüle etmeyi sürdürecek gibi görünmektedir. AB’nin kendi içerisinde yaşadığı sorunlar, Batı Balkan genişlemesini de bir müddet geciktirebileceği gibi, Karadeniz’in geneline ilişkin olarak birliğin etkinliğini geri plana atacak gibi görünmektedir. ABD ise NATO’yu, Rusya ile gerginlik pahasına ön plana sürebilecektir. Ancak NATO üyelikleri hususunda bölge ülkelerinin çok daha kontrollü olacakları ortadadır. Bunu Gürcistan özelinde rahatlıkla izleyebiliriz. Orta vadede, KEİT’in etkinliğinde ya da görünürlüğünde herhangi bir değişiklik yaşanması beklenmemelidir. Zira örgüt Rusya ile Batı arasındaki gerginlik nedeniyle yeterince aktifleşemediği gibi, bölge ülkelerinin farklı dış politika alternatiflerine yönelmeleri ve Karadeniz özelinde bir bölgesel işbirliği düşüncesi geliştirme niyetinde olmamalarından dolayı geri planda kalacak ve yalnızca “bölgesel bir forum” mahiyetine haiz olacaktır. Önümüzdeki süreçte, Karadeniz Havzası özelindeki statükoyu değiştirme yönünde ön plana çıkacak en önemli aktörler ise Çin ve Türkiye olacaktır. Çin, bölge ülkeleri ile geliştirdiği ekonomik ve ticari ilişkileri son kertede siyasal etkinliğe de dökmek isteyebilecektir. Türkiye ise Batı ile yaşadığı gerginlik ve NATO üyeliğinin dahi sorgulanmaya başlandığı bir konjonktürde, Rusya ile olan ilişkilerini, orta vadede, “alçak politika” alanında işbirliğinden belli oranda “yüksek politikaya” da taşıma yönünde bir adım atarsa (bu anlamda Avrasyacı dış politika kalıpları ve Rusya’yı merkeze alan Avrasya Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün Türkiye’yi de içerecek daha bölgesel ve daha az Rusya odaklı bir projeye dönüşmesi ve Çin desteğine de yaslanması söz konusu olabilir), bölgedeki güç skalasının ciddi anlamda dalgalanması ve Karadeniz Havzası’nın Batı hegemonyasını sorgulama anlamında daha da ön plana çıkmış bir bölge olması mümkün hale gelebilecektir.

Bir Cevap Yazın