Prof. Dr. Hakan Uzun ile Atatürk’ün Dış Politika Anlayışı Üzerine Konuştuk

Milli Mücadele dönemi ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinde Atatürk’ün dış politika anlayışını, bu dönemin şartlarının dış poltikaya etkisini Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hakan Uzun ile konuştuk.

Alparslan Fidancı: Atatürk döneminde nasıl bir siyasi durum mevcuttur? Uluslararası ortamın temel dinamitleri ve problemleri nelerdir?

Hakan Uzun: Atatürk dönemini ikiye ayırmak gerekiyor. İlki Milli Mücadele Dönemi ve ikini dönem ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve sonrasıdır. Milli mücadele dönemi 1. Dünya Savaşının bittiği yıllardır. Bizim için bitmemiş diğer devletler için bitmiş demek daha doğru olacaktır. Ülkemizin işgale uğradığı dönemdir. 1.Dünya Savaşında Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmış, ülkemiz işgale uğramıştır. Atatürk’ün Cumhuriyeti kurduğu dönemden sonra ise farklı bir dünya vardır. Özellikle 1930’lu yıllardan sonra… 1.Dünya Savaşı’nı bitiren antlaşmaların tartışılmaya başlandığı…1.Dünya Savaşında umduğunu bulamayan ülkelerin özellikle İtalya, Almanya, Japonya gibi ülkelerin kendi aralarında bir ittifak kurup dünyayı yeni bir savaşa sürüklemeye başlamışlardır. Bu iki farklı dönemde Atatürk’ün uygulamalar açısından dış politikalar açısından da farklılıklar oluşacaktır.

Fidancı: Milli Mücadele döneminde yapılan diplomatik çalışmalardan bahsedebilir misiniz?

Uzun: Yurdun işgale uğramasından sonra yurdun kurtulması amacıyla bir direniş gösterilmiştir. İlk olarak Kuvayı Milliye ile daha sonra düzenli bir orduyla mücadele gösterilmiş olup, işgalcilere karşı bir bağımsızlık mücadelesi verilmiştir. Ancak şurası unutulmaması gereken bir gerçektir ki; Atatürk en ufak bir askeri başarıyı diplomatik zafere dönüştürmek isteyen ve dünya devletleri arasındaki dengeleri tespit edip bu dengelere göre Milli Mücadeleyi yürüten bir liderdi.

Öncelikle Milli Mücadele döneminde Atatürk’ün amaçları nelerdi? Birincisi tam bağımsızlıktır. ikincisi ise toprak bütünlüğüdür. Dolayısıyla Türkiye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak, tam bağımsızlığını gerçekleştirmek amacıyla Atatürk; o günün dünyasının siyasetini belirleyen devletlerle siyasi ilişkilere girmekten de kaçınmamıştır. O günlerde Rusya’yı batılılara karşı önemli bir koz olarak kullanmıştır. Dolayısıyla dış politikada Sovyetler Birliği bizim için vazgeçilmez devletlerden biri haline gelecektir. Tabi bu ideolojik bir tercih değil tamamıyla dönemin koşullarının ortaya çıkardığı zorunlu tercihtir. Bunu da bu arada belirtmek isterim. Bununla beraber yine Atatürk İtilaf Devletleri arasındaki çıkar çatışmaları dış politikasında kullanmıştır. Özellikle İngiltere, İtalya, Fransa arasındaki bloğu çatlatmak istemiştir. Nitekim İtalya; İngiltere’nin Yunanlılara karşı politikası nedeniyle küs bir taraf izlemiştir. Sakarya Meydan Muharebesi ile imzalanan Ankara anlaşması ile Fransa’yı yanına çekmeyi başarmıştır. Bundan sonra da Fransızlar da İngilizler ile olan bağını koparmıştır. Atatürk dış politikada barışçıl bir yol tercih etmiştir. Kendine önerilen barış önerilerini kabul edip kendisi de barış önerisi sunmuştur. Sovyetler Birliği ile olsun, İngiltere ile olsun, İtalya ile olsun, Fransa ile olsun görüşmekten, siyasi anlaşmalardan geri durmayarak bir denge politikası izlemiştir.

Prof. Dr. Hakan Uzun

Fidancı: Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra izlenen dış politikalar nelerdir?

Uzun: Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra izlenen dış politikayı kendi içinde ikiye ayırmamız gerekiyor. Biri uluslararası ortamın konjonktürel durumu, ikinci ise Türkiye’nin kendi durumu… Yani bu dış politikada önemlidir. Bir ülkenin ekonomik gücü, siyasi istikrarı ve dünyanın o an içinde bulunduğu siyasi konjonktürü bir devletin izlediği dış politikada etkilidir. İşte bunlar Türkiye’yi de etkilemiştir. Tabi ki Atatürk’ün değişmez birtakım ilkeleri vardır ama uygulamada stratejilerde ya da taktiklerde değişikliler oluyor. Bu da ne ile ilgilidir? Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra yani 1923 ile 1932 arasında dünyada siyasi dengeler farklıdır.

Atatürk dönemi iki savaş arası dönemdir. Aslında 2. Dünya Savaşı diye bir şey yok, 1. Dünya Savaşı’na ara verildiğini söyleyenler, düşünenler de vardır. Bunlar yabana atılacak düşünceler değildir ama bununla birlikte genel kabul görmüş bir düşünce vardır ki o da iki savaş arası dönem… İki savaş arası dönemi de ikiye ayırmak gerekiyor. 1923 ile 1932 arası dönem yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile Milletler Cemiyetine girişimiz arasında geçen süre, dünyaya baktığımızda ise 1. Dünya Savaşını bitiren anlaşmaların kurduğu bir dünya ile karşı karşıyayız. İngiltere dünyanın hala en güçlü devletlerinden, 1.Dünya Savaşı’ndan en karlı çıkan ülke aynı zamanda. Gücünden de pek bir şey kaybetmeyen devlet hüviyetindedir ve hala dünya siyasetinde de belirleyicidir. Sovyetler Birliği halen alternatif bir güç olarak görülse de İngiltere halen istediğini yapabilecek güçtedir. Türkiye ise bu dönemde kuruluş aşamasındadır. Kendi içerisinde siyasi toplumsal ekonomik sorunları vardır. Bir devrim gerçekleştirmek istemektedir. Bu da devletin öncelikleri arasındadır. Bir de dış dünyaya Türkiye’yi tanıtmak gibi bir motivasyon vardır. Lozan Anlaşmasını imzaladı, Lozan’ı imzalayan devletler sizi varlığınızı kabul ettiler. Hatta bir süre sonra meclislerinden geçirip onayladılar. Burada sorun yok. Ancak Türkiye’nin masa başında tanınmasının ötesinde ikili ilişkileri geliştirip; yapılacak ziyaretlerle tanıtılması da önemliydi. 1923 le 1932 arasında izlenen dış politikada Türkiye’nin tanıtılması da öncelikli hedefler arasındaydı. İkincisi ise Lozan da çözüme kavuşturulamayan maddelerdi. Bunlardan birisi mübadeleydi… Lozan’da biz Yunanlılarla bir mübadele yapacağımızı söylüyoruz ama bunun nasıl yapılacağına yönelik düzenlemeyi anlaşmanın imzalanmasından sonrasına bırakıyoruz. Dolayısıyla bizim dış politikada öncelikli hedeflerimizden biri mübadeleydi. İkincisi ise Musul’dur. Musul konusu Lozan’da anlaşılmazsa daha sonra İngiltere ile yapılacak bir anlaşma ile çözümlenmesi sağlanacaktı. Tabi burada öne çıkan konular bunlar. Bundan dolayı; 1923 ile 1932 arasında Lozan’dan arta kalan sorunları çözmek ve Türkiye’nin tanıtılması konuları dış politikada öncelikli hedeflerdi. 1932 ile 1938 arası ise farklı bir dış politika izlenmiştir. Neden? Çünkü dünya değişmiştir. Dünya’nın yeni bir savaşa girdiği bir dönemdir. Gruplaşmaların olduğu bir dönemdir. Bir tarafta Almanya, İtalya, Japonya ittifakı oluşacak diğer tarafta İngiltere Fransa gibi ülkeler ittifak oluşturacaktır. 1922’de Mussolini, 1933’de Hitler iktidara geldi. Bunlar yeni ideolojilerle, faşizmle geldiler. Japonya keza aynı şekildedir. Üçü bir araya gelerek Mihver Devletleri oluşturdular ve bunlar bir güç olarak ortaya çıktı. Bunların karşısında da bunları önlemeye yönelik olarak İngiltere Fransa, ki daha sonra buraya Sovyetler Birliği de katılacak, bir ittifak oluşturacaklar.

Dünya bu şekilde kutuplaştığından Türkiye’nin önemi de artacaktır. Türkiye bu dönemde nasıldır? Artık ülkede devrim büyük oranda tamamlanmıştır, devrimin benimsetilmesi çalışması başlatılmıştır Türkiye açısından. Devrim hamleleri bitmiş, artık devrimin halk tarafından benimsenmesi çalışmalarının ön planda olması söz konusudur. Ekonomik sorunları vardır ama en azından siyasi ve toplumsal sorunlarını çözmüş görünmektedir Türkiye. Türkiye bu dönemde stratejik önemi artan bir ülke haline gelmiştir. Hem Almanya’nın başını çektiği devletler hem de İngiltere’nin başını çektiği devletlerin yanında görmek istediği bir konuma yükselmiştir. Türkiye bu dönemde artık stratejik öneminden yararlanıp Lozan’da istediği gibi çözümleyemediği sorunları kendi lehine çözümlemeye yönelik bir dış politika tercihinde bulunmuştur. Bu dönemde Montrö Boğazlar sözleşmesiyle, boğazlar üzerinde tam egemenlik kurabilmiştir. Hatay’ı ana vatana katmanın koşullarını, alt yapısını Atatürk döneminde oluşturabilmiştir. Bunun dışında Türkiye, çevresinde de komşu devletlerle imzaladığı anlaşmalarla çevresinde bir barış çemberi oluşturmaya ve özellikle kendisini İtalyan tehdidine karşı korumaya çalışmıştır. İşte Balkan Antantı ve Sadabat Paktı da bu politikaların yansımalarıdır.

Fidancı: Tüm bu cevaplar doğrultusunda Lozan anlaşması ve Möntrö Boğazlar Sözleşmesi’nin diplomatik yönünü Atatürk’ün dış politika perspektifinden değerlendirebilir misiniz?

Uzun: Atatürk’ün dış politika anlayışı dediğimiz zaman genel ilkeler çerçevesinden bakmak gerekiyor. Şu ana kadar anlattıklarımız konjonktüreldi ve değişen koşullara göre uygulanan stratejiler ve taktiklerle ilgiliydi. Bir de Atatürk’ün dış politika anlayışında temel ilkeleri söz konusudur. Bir kere tam bağımsızlıktır, toprak bütünlüğüdür. Gerçekçidir. Akılcıdır. Güvenlik politikalarına ve ittifak sistemine inanan bir yapısı vardır Atatürk’ün dış politikasında. Bu ilkeler çerçevesinden Lozan’a baktığımızda ya da Montrö’ye baktığımızda bir kere ikisinde de dikkat edin Misakı Milliyi gerçekleştirme çabasını net bir şekilde görürsünüz. Milli mücadelede kabul ettiğimiz Misakı Millinin aslında bizim vatanımızın sınırları olduğu gerçeği söz konusudur. Gerek Lozan’da gerek ise Montrö’de Atatürk’ün istediği toprak bütünlüğüdür. İkincisi tam bağımsızlıktır, egemenliktir. Sahip olduğun topraklar üzerinde devlet olarak egemen olmaktır. Üçüncüsü eşitliktir. Atatürk eşitlik ilkesine son derece hassasiyet gösteren bir liderdir. Gerek Lozan’da gerek ise Montrö’de eşit ilişkiler çerçevesinde konuya yaklaştığını görüyoruz. Eşitlikten anlatmak istediğim Türkiye Cumhuriyetinin tam bağımsız bir devlet olarak yaşamaktan başka bir isteği yoktur diğer devletlerinde buna saygı göstermesidir.

1. Dünya Savaşında imzalanan anlaşmalar Almanya olsun Avusturya ile olsun Macaristan ile olsun Sevr dahil hiç biri yürürlükte kalmamıştır. Lozan günümüze kadar devam etmiştir. Montrö 20 yıllık sürelidir ama günümüze kadar devam etmiştir. Bu da Atatürk’ün ne kadar akılcı ve gerçekçi olduğunu gösteriyor. Gerek Lozan’ı gerek ise Montrö’yü belge olarak ortaya koyduğumuzda bunların sadece günün koşulları içinde değil gelecek için de akılcı ve gerçekçi olduğunu bugüne kadar devam etmesi üzerinden okuyabiliriz. Lozan hala bizim devlet olarak tapu senedimizdir ve varlığını hala devam ettirmektedir. Montrö 20 yıllık süreli olmasına rağmen hala günümüze kadar devam etmektedir ve geleceğe dönük baktığımızda devam edecek gibi görünüyor. Bunun en temel özelliği Atatürk’ün akılcı ve gerçekçi bir politika izlemesidir. Hayalperest değildir. Çünkü akılcılığın, gerçekçiliğin dışına çıkarsanız elinizdekinden olmak durumunda kalabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın