Dr. Hüseyin Serdar Tabakoğlu

Dr. Hüseyin Serdar Tabakoğlu ile “Osmanlı – İspanya İlişkileri” Üzerine Konuştuk

Dr. Hüseyin Serdar Tabakoğlu ile Osmanlı İspanya ilişkilerinin tarihsel kökenlerini, iki ülke arası ilişkilerin temel dinamikleri, Akdeniz’deki güç mücadelesini konuştuk.

Mehmet Behçet Yorulmaz: Osmanlı’nın genel olarak Akdeniz politikası nasıldır, Osmanlı Akdeniz’e nasıl bir önem atfetmektedir?

Hüseyin Serdar Tabakoğlu: Öncelikle bana bu fırsatını verdiğiniz için teşekkür ederim. Şimdi, 11. Yüzyıl sonlarında Türklerin Akdeniz’le karşılaşmalarından itibaren bu denize büyük bir önem atfettiklerini görüyoruz. 16. Yüzyıla gelindiğinde ise bu ilgi Osmanlılarla zirve yapmıştır, hatta o kadar ki Prof. Dr. İdris Bostan hocamız bu yoğun ilgiyi artık “Osmanlı Akdenizi” kavramıyla ifade etmemiz gerektiğini savunur. Tabii burada anlaşılması gereken siyasi hâkimiyet veya Akdeniz’in “Türk gölü” olması iddiasından ziyade Osmanlı’nın Akdeniz’in önemli bir kısmında kuralları belirleyen ve nizam veren devlet olma durumudur. Bu nizam tabii Osmanlı hukukunun aracı olan ticaret ve dostluk antlaşmaları olan ahidnâmeler ile verilmekteydi. Yabancı devlet gemilerinin Osmanlı sularında seyrüseferde tabi olduğu kurallar ve ticari düzenlemeler ahidnâmeler ile oluşturulmaktaydı.

Sorunuzun cevabına gelecek olursak, Osmanlıların Akdeniz’e yönelik politikalarının temelinde öncelikle kendi kıyılarının ve ticaret yollarının güvenliği yer almaktaydı. Osmanlılar denizlere açılma sürecinde, Fatih ve II. Bayezid dönemlerinde Ege’de Venedik Cumhuriyeti ve Rodos’ta üslenen St. Jean Şövalyeleri ile mücadele etmişlerdi. Kanuni Sultan Süleyman dönemine gelindiğinde ise Doğu Akdeniz’de Girit ve Kıbrıs dışında tam bir Osmanlı hâkimiyeti kurulduğunu söyleyebiliriz. Tabii bunda Barbaros Hayreddin Paşa ve imparatorluğun bir deniz adamına ihtiyacının farkında olan Sadrazam İbrahim Paşa’nın rolü büyüktür. Batı Akdeniz’e bakıldığında Osmanlıların farklı bir mücadeleye giriştikleri ve İspanya ile karşı karşıya geldikleri görülmektedir. Tabii İspanya ile ilk karşılaşmalar Kuzey Afrika kıyılarında elverişli üslere yerleşen Türk korsanlarının Batı Akdeniz’deki faaliyetleri ile olmuştu. Mağrip’te üslenen korsanların en ünlüsü Barbaros Hayreddin’in 1533 yılında İstanbul’a davet edilerek Donanma-yı Hümayun’un kapudanlığına getirilmesi ile Osmanlı İmparatorluğu Batı Akdeniz’de İspanya ile doğrudan karşı karşıya gelmiş oldu. Akdeniz’de Osmanlı-İspanya mücadelesi 16. Yüzyılın sonlarına kadar başta Cerbe, Malta, İnebahtı ve Tunus olmak üzere bir dizi önemli çatışmaya neden oldu.

Yorulmaz: Bu yüzyıllarda Akdeniz’de ciddi bir korsanlık faaliyetleri söz konusu, kavramsal olarak korsanlık nedir, iktisadi ve siyasi olarak nasıl yansımaları olmaktadır?

Tabakoğlu: İlk olarak sıklıkla karıştırılan ve birbiri yerine kullanılan iki kavrama açıklık getirmek lazım. “Korsanlık” denizlerde bir devletin himayesi altında, bir hukuka dayalı olarak ve belli sınırlamalara tâbi olarak gerçekleşen eylemdir. Bu sistemde Şer’i hukuk içinde ele geçirilen ganimetin beşte biri hükümdara verilmekte ve emân/ahidnâme verilen devletlere saldırılmaması şartı ile korsanlığa izin verilmekteydi. Korsanlık, denizde din ve millet ayrımı gözetmeden her türlü hedefe saldırmayı meşru gören “deniz haydutluğu” kavramından ayrı olarak ele alınmalıdır. Korsanlıkta ekonomik motivasyon yani ganimet olgusu oldukça önemlidir. Fernand Braudel’in ifadesiyle “Ganimetsiz korsanlık olmaz.” Korsanların elde ettiği ganimet malının ve esirlerin satılması siyasi idarecilerin, aracıların, tüccarların ve yerel halkın faydalandığı çok geniş bir ekonomik sektör oluşturmaktaydı. Buna karşılık korsanlığı sadece ekonomik motivasyonla açıklamak eksik olur. Osmanlı korsanlarının ekonomik etkenler yanında gaza ve cihad düşüncesiyle denizlere açılıp Hıristiyanlarla mücadele ettikleri görülmektedir, ayrıca Osmanlı kaynaklarında “levent” veya “gönüllü reisler” olarak ifade edilen korsanlar Osmanlı donanmasının harekatlarına destek vermeye çağrılmaktaydılar. Benzer hususlar Hıristiyan korsanlar için de geçerlidir, mesela İspanya’ya tâbi Malta Şövalyeleri, Haçlı zihniyeti ile din adına Müslümanlara karşı korsanlık faaliyetlerinde bulunmakta ve Akdeniz’deki İspanyol harekâtlarına destek vermekteydiler.

Yorulmaz: 16. Yüzyıl öncesinde Osmanlı İspanya ilişkileri nasıldı? İspanya’da yaşayan Müslümanların iki ülke ilişkilerinde nasıl bir rolü vardı?

Tabakoğlu: 16. Yüzyıldan önce Osmanlılar ve İspanyollar arasındaki ilişkiler oldukça sınırlıydı. Her iki taraf için de Akdeniz’in öteki ucundaki devlet oldukça uzaktı. Osmanlıların Anadolu’da siyasi birliği sağlama sürecinde Kastilya Krallığı da hemen hemen aynı dönemlerde İber yarımadasında siyasi birliği oluşturmaya çalışıyordu. Ayrıca Endülüs Müslümanlarına karşı “Reconquista/Yeniden fetih” hareketi devam ediyordu. Bu durumda İspanya’nın dikkatini çok uzaklara yöneltmesi kolay değildi. İspanya’nın öncelikli ilgi alanı ve doğal yayılma alanı olarak gördüğü bölge her zaman Kuzey Afrika kıyıları olmuştu.

Osmanlı tarafında ise İspanya’dan göçe zorlanan Yahudi ve Müslüman nüfusun Osmanlı’ya sığınması II. Bayezid döneminde dikkatlerin İspanya’ya yönelmesine neden oldu. İspanya her ne kadar Granada’yı ele geçirerek Endülüs Müslümanlarının siyasi varlığına son vermiş olsa da çok geniş bir Müslüman kitle İspanya idaresinde kalmıştı. Başlangıçta Müslümanlara karşı hoşgörülü bir siyaset takip edilse de verilen sözler kısa sürede unutulmuş ve İspanya’daki Müslüman nüfusun Hıristiyanlaştırılması için baskılar artmıştı. Bu durum Endülüs Müslümanlarının pek çok kez İspanyol yönetimine karşı ayaklanmasına ve dış destek aramasına neden olmuştu. Zorla Hıristiyanlaştırılmaya çalışan bu nüfusu Kemal Reis ve Barbaros kardeşler gibi Türk denizcileri güvenli limanlara taşımışlardı. 16. Yüzyıl ortalarında Osmanlı ve İspanya imparatorlukları Akdeniz hâkimiyeti için karşı karşıya geldikleri zaman ise İspanya’da kalan Müslümanlar (Moriscolar) Andrew Hess’in deyimiyle Osmanlılar için çalışan bir “beşinci kol” olarak görülmüşler ve üzerlerinde daha da sıkı bir baskı kurulmuştu. 1568 yılında patlak veren Alpujarras isyanına Osmanlılar da her ne kadar Cezayir üzerinden silah, cephane ve asker göndererek destek vermeye çalışsalar da İspanya kıyılarına hiçbir zaman beklenen kurtarıcı donanmayı gönderemediler. Neticede isyanın kanlı bir şekilde bastırılmasından sonra İspanya’da yaşayan bütün Müslümanların sürgün edilmelerine karar verildi.

Yorulmaz: Özellikle 16. Yüzyılda ciddi bir mücadele gözlemlenebiliyor, yoğun mücadelenin bu tarihlere denk gelmesinin sebebi nedir? 16. Yüzyılda Osmanlı İspanya İlişkileri nasıl cereyan etmiştir? İnebahtı Deniz Savaşı bu ilişkilere nasıl etki etmiştir?

Tabakoğlu: Osmanlı ve İspanya imparatorlukları arasındaki büyük mücadelenin 16. Yüzyıla denk gelmesinin en büyük sebebi kuşkusuz bu dönemin her iki devletin için zirve teşkil etmesidir. 1520 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nda Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktığı zaman İspanya tahtında I. Carlos (Karl/Şarlken) bulunmaktaydı. Habsburg hanedanına mensup Carlos’un 1519’da Kutsal Roma İmparatoru seçilmesi İspanya’yı daha önce sahip olmadığı bir konuma taşımış, bu Akdeniz ülkesi bir anda kendisini geniş bir imparatorluğun parçası olarak bulmuştu. Katolik Hıristiyan dünyasının savunucusu konumunda olan V. Carlos Avrupa cephesinde Avusturya üzerinden Osmanlılarla çekişme halindeyken, 1535 Tunus ve 1541 Cezayir seferlerinde görüldüğü gibi Akdeniz’de de İspanya kolu üzerinden Osmanlılarla mücadele etmekteydi.

İspanya 1492 yılında Reconquista’yı tamamlamasından itibaren hem Müslümanlara karşı Haçlı mücadelesini yeni topraklara taşımak hem de korsan faaliyetlerine son vermek için Mağrip’te yayılma politikası takip etmişti. Buna karşılık Osmanlılar bu bölgenin tamamıyla İspanya hâkimiyetine girmesine müsaade etmemişlerdi. İlk olarak buradaki Müslüman korsanlar dışarıdan desteklenmiş, daha sonra da doğrudan Osmanlı gücü ile bölgede hâkimiyet kurulmuş ve Garp Ocakları olarak isimlendirilen eyaletler doğmuştu.

İnebahtı Deniz Savaşına gelecek olursak, Batı Akdeniz’de ve Kuzey Afrika’da Osmanlılara karşı başarı elde edemeyen ve 1560 yılındaki Cerbe Deniz Savaşı’nda karşısında ezici bir yenilgi yaşayan İspanya donanmaya yatırım yaparak Osmanlı kadırgalarını tek bir büyük deniz savaşında yok etme ve Osmanlıların Akdeniz’de bir deniz gücü olma iradelerini kırmaya çalışmıştı. Osmanlı deniz gücü ile tek başına mücadele edemeyen İspanya’nın beklediği fırsat Osmanlıların Kıbrıs’a asker çıkarmasıyla doğmuştu, zira böylece Hıristiyan dünyasının savunması için yeni bir çağrı yapılmış ve Papalık, İspanya ve Venedik arasında bir Kutsal İttifak oluşturulmuştu. 7 Ekim 1571 tarihinde Kutsal İttifak filosu İnebahtı’da Osmanlı donanmasını kesin bir yenilgiye uğratmıştı. Buna karşılık bu zafer Hıristiyanlar için sonuçsuz kalmış, özellikle sadrazam Sokullu Mehmed Paşa ve Kapudan Kılıç Ali Paşa’nın gayretleriyle Osmanlı donanmasının kısa sürede yeniden inşa edilmesiyle Osmanlılar denizlerde bir güç boşluğuna izin vermemişlerdi.

Benim görüşüme göre 1560 yılından itibaren 10 yıl boyunca İnebahtı Deniz Savaşı’na hazırlanan İspanyolların Osmanlı denizcilik teşkilatını inceledikleri, özellikle Cezayir-i Bahri Sefid Eyaleti modelini örnek alarak uygulamaya çalıştığı anlaşılmaktadır. İspanyol raporlarında Osmanlı deniz gücünün başarısının sırrı donanma komutanlığı görevini bir eyaletin yönetimi ile birleştirmekti. Zira bu teşkilat biçimi Osmanlı tarafına kaynakların verimli kullanılması ve donanmanın ihtiyaç duyduğu asker ve malzemenin temini açısından müthiş bir avantaj sağlıyordu. Bir diğer husus İnebahtı’ya hazırlanan İspanyol filo komutanlarının yazışmalarında sıklıkla “Preveze” ve “Barbaros” ifadelerinin birer uyarı olarak geçmesi ve İspanyolların tecrübelerinden ders almalarıdır. Sonuç olarak İspanyollar büyük bir zafer kazandıkları 1571 İnebahtı Deniz Savaşı’na hem Barbaros Hayreddin Paşa ve Preveze tecrübelerinden ders çıkartarak, hem de Osmanlıların denizlerdeki üstünlüğünün temeli olarak gördükleri Osmanlı denizcilik teşkilatını örnek alarak hazırlandıklarını ve İnebahtı’da Hıristiyan zaferinin ancak böyle mümkün olduğunu ifade etmemiz gerekir.

Yorulmaz: Osmanlı- İspanya’nın güç mücadelesine dayalı çatışmaları 16.Yüzyılın sonundan itibaren terk ettiği görülüyor, sebebi nedir?

Tabakoğlu: İnebahtı yenilgisinden sonra Osmanlıların donanmalarını birkaç ay içinde hızla yeniden inşa etmeleri İspanya’da İnebahtı zaferinin yarattığı olumlu havayı dağıtmış ve Akdeniz’de Osmanlılarla mücadelenin sonucuna dair kuşkular duyulmasına neden olmuştu. İspanya bir süre daha Akdeniz cephesine ağırlık verse de İspanyolların İnebahtı’dan sonra ele geçirdikleri Tunus’u Osmanlıların 1574 yılında geri almaları belirleyici oldu ve İspanya Akdeniz’deki büyük ölçekli girişimlerini terk ederek savunma pozisyonu aldı. Bu kararın alınmasında bazı İspanyol devlet adamlarının Akdeniz’de Osmanlı deniz gücüne karşı bir silahlanma yarışının asla kazanılamayacağına dair tespitleri etkili olmuş gibi görünmektedir. Mesela İspanya’nın Sicilya filosu komutanı Juan de Cardona 300-350 kadırgalık büyük bir donanma inşa edilse bile Osmanlıların buna karşılık 400 veya 500 kadırga inşa edebileceklerini ifade etmekteydi.

1577-78 yılında İspanya Osmanlı İmparatorluğu ile bir mütareke imzalayarak Akdeniz’deki mücadeleden resmen çekilmiş, Doğu’da Safevilere yönelmek isteyen Osmanlılar da bu mütarekeyi olumlu karşılamışlardı. Böylece Osmanlılar Akdeniz’deki mücadelede zaferlerini ilan ederken İspanyollar bu denizdeki stratejik hedeflerini terk etmek durumunda kalmışlardı. Akdeniz’de büyük harekâtlardan çekilen İspanya artık Atlantik dünyasındaki çıkarlarına ve sömürgelerinin güvenliğine odaklanacaktı.

Yorulmaz: İspanya ile ilişkiler Osmanlı’nın son döneminde nasıl bir düzlemdedir?

Tabakoğlu: Osmanlı ve İspanya imparatorlukları 1574 Tunus seferinden sonra bir daha büyük bir çatışmada doğrudan doğruya karşı karşıya gelmemişler, ancak kendilerine tâbi korsanlar üzerinden bir nevi vekâlet savaşları şeklinde 18. Yüzyıl sonlarına kadar mücadeleye devam etmişti. Her iki taraf arasında 1578 yılında bir mütareke imzalanmış, buna karşılık 1782 yılına kadar resmi bir barış antlaşması imzalanamamıştı, yani Osmanlılar bu tarihe kadar İspanya ile hukuken savaş halinde olmaya devam etmişlerdi. Bu 200 yıllık dönemde zaman zaman Osmanlı, zaman zaman da İspanya tarafından barış girişimleri olmuş, karşılıklı temsilciler ve aracılar görev yapmış ancak konjonktürün değişmesi veya dış güçlerin müdahalesi gibi sebeplerden dolayı barış imzalanamamıştı.

Garp ocakları ve korsanların faaliyetleri Osmanlıların İspanya ile ilişkilerini belirleyen önemli bir faktör olmaya devam etmişti. İspanya Müslüman korsanların faaliyetlerine güç kullanarak son vermeyi başaramayınca 18. Yüzyıl sonunda İstanbul’a ve Cezayir’e elçiler göndererek barış imzalanması için büyük bir gayret göstermişti. Özellikle İstanbul’a gönderilen Don Juan de Bouligny Osmanlıların böyle bir barışa herhangi bir ilgili duymamalarına rağmen büyük bir sebat göstermiş ve antlaşma imzalanması için çalışmıştı. Osmanlı tarafı da nihayetinde artan Rus tehdidinin etkilerini hesap ederek İspanya ile yakınlaşmasının siyasi ve askeri faydalarını göz önünde bulundurmuş ve barışı kabul etmişti. 1782 yılında imzalanan ahidnâme ile İspanya ile nihayet dostane ilişkiler kurulmuş oldu. Hatta I. Dünya Savaşı’nda tarafsız bir devlet olan İspanya savaş süresince Osmanlı çıkarlarını savunmayı üstlenmişti. Yakın dönemde de Türkiye ve İspanya Akdeniz’de çeşitli platformlarda yakın iş birliği göstererek, ortak projeler gerçekleştirmektedirler. Bu tür çalışmalara temel olmak üzere tarih araştırmalarının önemi kuşkusuz büyüktür.

Yorulmaz: Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?

Tabakoğlu: Teşekkür ederim.

Bir Cevap Yazın