Dr. Işıl Acehan ile Göç ve Mülteciler üzerine konuştuk.

A.B.D.’ye Osmanlı göçleri ve Osmanlı dönemi Türk-Amerikan diplomatik ilişkileri üzerine yazdığı tez ile 2011 yılında Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktorasını tamamlayan Dr. Işıl Acehan ile Göç, Mülteciler ve Mültecilik kavramları üzerine konuştuk. Dr. Işıl Acehan 2006-2007 yıllarında Fulbright bursiyeri olarak Harvard Üniversitesi, Orta Doğu Çalışmaları Merkezi’nde; 2008 yılında Massachusetts İnsani Bilimler Vakfı konuk bilim insanı bursunu kazanarak Peabody, Massachusetts’de; aynı yıl Freie Universität Berlin, JFK Enstitüsü konuk bilim insanı bursu alarak Berlin’de; 2009-2010 döneminde, Türk Kültür Vakfı bursiyeri olarak Stanford Üniversitesi, Hoover Enstitüsü Arşivleri ve Osmanlı Arşivlerinde; 2010 yılında ise, Smithsonian Enstitüsü konuk bilim insanı bursu alarak, Washington D.C.’de bulunan Ulusal Amerikan Tarihi Müzesi ve Kongre Kütüphanesi arşivlerinde çalışma ve araştırmalar yürütmüştür.


Muhammed Murat Arslan: Suriye’deki gelişmelerin ardından büyük bir göç dalgası yaşanıyor. Tarih penceresinden olaylara bakıldığında bu şekilde büyük bir göç hadisesinin tarihe yansımaları nasıl olur? Bu göç dalgası nasıl hatırlanır?

Işıl Acehan: Buna benzer, en yakındaki göç dalgası, Irak işgalinden sonra gerçekleşti. Yani o zaman da yine iki milyona yakın kişi farklı ülkelere, Türkiye veya etraftaki ülkelere ve Batıya, Avrupa’ya, Amerika’ya göç ettiler. Sonuç itibarıyla hâlâ şu anda çoğu kendi ülkelerine geri dönmedi. Mesela Amerika’dayken benim de komşularımdan birçok Irak’tan gelmiş, Harvard’da doktor olanlar, tıp fakültesinde okuyanlar, yüksek lisans veya doktora yapan insanlar vardı. Yani geriye dönüp bakıldığında tabii ki bu insanlar gittikleri çevreyi mutlaka değiştirecekler. Ve elbette gittikleri çevre de onları mutlaka değiştirecek. Ben şöyle düşünüyorum; kısa vadede, en azından sanki ülkelerine geri dönecekmiş gibi bir düşünce mevcut. Ama tarihsel açıdan da bakıldığında geri dönüş hepsinde de olmuyor. Çünkü artık, birkaç yıl yaşadıktan sonra genelde oranın hayat şartlarına alışıp o şekilde yaşamaya devam ediyorlar. Bu şekilde savaş sebebi ile göçe en çok örnek verebileceğimiz durum; Irak örneği. Diğerlerinde de yani bir 100 yıl öncesinde yaşanan göçler de genelde ekonomik kaynaklı göçler veya kıtlık, coğrafi koşullardan dolayı Amerika’ya, Avrupa’ya çok göç oluyor. Bu sıra Türkiye’den de gidenler var Osmanlı İmparatorluğundan. İşte Ermeni Diasporası diyoruz ama aslında sadece Ermeniler gitmiyor o sırada. Bir sürü Rum, ondan sonra Musevi, yine Anadolu topraklarından gidiyor. Ondan sonra Türkler, Kürtler hepsi gidiyorlar Amerika’ya ve toplu bir şekilde gidiş oluyor. Ama mesela Amerika’ya giden Müslümanların çoğu geri dönüyorlar bir şekilde 30-40 yıl sonra. Ama iyi koşullarda dönüyorlar, kendi koşullarını iyileştirmiş, Türkiye de iyi koşullara geldiği zaman. Yani Birinci Dünya Savaşı bitmiş, işte Kurtuluş Savaşı bitmiş. Bu şekilde savaş nedeniyle göç, her zaman yaşanan bir şey değil. Ondan dolayı da önemli bir veri bizim için. Ancak geri dönen Türkler ve Kürtlerin önemli bir kısmı eşlerini ve çocuklarını götürmüyor, Amerika’da da pek çoğu evlenmiyor.

Arslan: Peki tarihi açıdan ele alındığında bu göç dalgaları nasıl bir etki bırakacak önümüzdeki yıllarda, yüzyıllarda?

Acehan: Ben şöyle düşünüyorum: göçmenlerin oralarda bıraktıkları etki çok önemli. Yani gittikleri yerlerde mutlaka orada kendi mahallerini kuracaklar. Burada şu anda kurulmuş birçok Suriyelinin yaşadıkları mahalleler var değil mi? İşte kendi alışkanlıklarını götürecekler o ülkelere. Kendi fırınlarını, kendi bakkallarını, kendi marketlerini açmaya başlayacaklar. Bundan dolayı orada yerleşik bir toplum olarak yaşamaya devam edecekler diye düşünüyorum. Öyle olunca da bir bakıma bir yüzyıl falan sonra Suriye asıllı Türkiyeliler olacak herhalde. Yani topluma karışacaklar onlar da. Bir şekilde oradaki hayatlarını unutup burada kendi kimlikleriyle yaşamaya devam edecekler.

Arslan: Toplumsal, kültürel, siyasi, iktisadi açıdan ne gibi etkiler olacak?

Acehan: Siyasi açıdan ne kadar varlıkları olacak onu bilmiyoruz. Sadece açık kapı politikasından dolayı kabul ediyoruz. Ama bunun sonrası ne olur diye çok hesap edildiğini düşünmüyorum açıkçası. Yani onların istihdamı var, ondan sonra çocukların okullara yerleştirilmesi ki nüfusun yüzde 50’si 18 yaş altı. Peki bu çocuklar gelecekte ne olacak? Burada çevremizde sürekli rastlıyoruz mesela. Bu okulun (İpek Üniversitesi) çevresinde de yerleştirilmiş Suriyeliler var. Geçen mesela çocuklar geçerken bana “Merhaba” dedi. Normalde konuşamıyordu. Demek ki yavaş yavaş Türkçeyi öğreniyorlar okulda. Ondan sonra bu çocuklar okuldan sonra nasıl istihdam edilecekler veya onların aileleri ne yapacaklar? Bir sürü çocuk işçi görüyoruz, kendi aileleri çalıştırıyor onları da. Bunların önüne nasıl geçilecek, çocuk işçiler ne olacak, bu gibi pek çok sıkıntı var. Bir de Türkiye’ye, şu anda topluma tam karışmış değiller. Belli yerlere yerleştirilmişler ya da Gaziantep’te kamplarda kalıyorlar. Bu insanlar nasıl ayak uyduracak, değil mi? Nasıl entegre olacaklar Türkiye’de yaşayan insanlara? O da ayrı bir sorun. Çünkü aynı kültürden gelmiyoruz neticesinde.

Arslan: Evet. Anadolu coğrafyasının hem ciddi anlamda göç alma hem de göç verme gibi büyük bir tecrübesi var. Buradan hareketle Türkiye bu göç realitesini doğru ve sağlıklı bir şekilde algılayabildi mi?

Acehan: Aslında şöyle bir durum var. Türkiye toprakları, yani şu anda Anadolu toprakları her taraftan yüzyıllar boyunca göç almış. Yani Kafkaslardan, Balkanlardan her zaman göç alan bir toplum. Ama politika geliştirme açısından bir şey yapılmış mı ondan çok emin değilim. Belki Osmanlı zamanında politikalar geliştirilmiş bu insanlar için ancak var olan topluma entegre etmek için ne yapılmış orası meçhul. Avrupa’da, Türkiye’de aslında göç alma konusunda, yani son yüzyılda göç alma konusunda aslında acemi toplumlar. Yani bugüne kadar, en iyi göç politikası izleyebilen, entegrasyon politikaları geliştirebilen ülke tabii ki Amerika. Çünkü o göç üzerine kurulmuş bir ülke olduğu için bu bakımdan çok tecrübeli. Ama Avrupa’ya da baktığımızda, mesela Türklerin yaşadıkları Berlin’e baktığımızda halen pek çok eksiklik var. Yani mesela birinci neslin çoğu Almanca bilmiyor hâlâ. Bu bir bakıma da Alman politikalarında bu yönde eksikliğini gösteriyor bence.

Arslan: Türk toplumu ve devleti içimizde yaşayan mültecileri doğru ve sağlıklı algılayabildi mi?

Acehan: Yani şu anda etrafıma baktığımda Suriyelilere karşı ciddi bir düşmanlık var. İşte, üst sosyo-ekonomik sınıfın bunlar gelmesinler bizim mahallemize, buranın çevresini bozuyorlar şeklinde bir yaklaşım var. İşçi olarak çalışanlarda da göçmenler bizim işimizi alıyorlar, yevmiyelerin rancını düşürüyorlar diyerek istemiyorlar. Öyle bir düşmanlık var. Yani her iki tarafta da problemler var. Tabii ki bakıldığında gelir düzeyi, eğitimin düzeyi yükseldikçe daha insani bir yaklaşım sergiliyoruz Suriyelilere karşı. Ama bence toplumun daha iyi eğitilmesi gerekiyor onlar hakkında. Biz bir şey bilmiyoruz. Ben mesela bilmiyorum onlar hangi şehirde yaşıyorlardı, orada hangi sosyo-ekonomik koşullardan geliyorlar. Üniversite mezunları var, profesörler de var gelenler arasında. Dinlerini bile bilmiyoruz mesela. Geçen toplantı vardı orada bir gazeteciyle konuştum. O da mültecilerin olduğu yerlerde haber yapıyor. Gelenlerin arasında pek çok Hristiyan’ın da olduğunu söyledi, botlarla sağ salim geldikleri içim Hz. İsa’ya dua ediyorlardı dedi. Tabii ki aralarında da birçok Hıristiyan var, ancak hepsi sanki Müslüman’mış gibi görülüyor.

Arslan: Bizim de çok ciddi bilgi eksikliklerimiz var.

Acehan: Evet aynen öyle, değil mi yani aralarında Hıristiyanlar olduğunu bile bilmiyoruz aslında.

Arslan: Bu göç dalgası II. Dünya Savaşından sonra yaşanan en büyük göç dalgalarından, hatta en büyük göç dalgası. Özellikle Avrupa Birliği ülkelerinin geleceğe yönelik hangi çıkarımları yaparak bu sert tedbirleri aldığını düşünüyorsunuz? Yani sonuçta bu göç hareketlerinden geleceğe yönelik bir çıkarım yapmış olmaları gerekir ki, hem siyasi hem iktisadi olarak ciddi sert politikalar uyguluyorlar. Neyi görmüş olabilirler de bu şekilde sert tedbirler alıyorlar?

Acehan: Yani ülkelerine mülteci girmemesi açısından mı?

Arslan: Evet.

Acehan: Yani hani sonuçta Orta Doğu ülkesinden gelen bir mülteci grubu. Zaten yüzyıllar boyunca Orta Doğu’dan gelen göçmenlere çok daha aşağı gözle bakılmıştır Avrupa’da da, Amerika’da da. Mesela 100 yıl evvel Amerika’ya gittiklerinde, Suriyelilerin çoğunun Hıristiyan olmasına rağmen istemiyorlar onları Arap diye. Yani o zamanlar da şu andaki durum mevcut; ırkçı bir yaklaşım var.

Bu insanlar bizim değerlerimize aykırı, gelmesinler diyorlar. Ondan sonra burada nasıl yaşayacaklarını, davranacaklarını bilmiyorlar diye şikayet ediyorlar. New York Times’te bile birçok sürmanşet haber yayınlanıyor. Sarımsak kokuyorlar diyorlar, yani anladınız mı? Sürekli bir önyargı var, orada da tarihsel bir şey tabii ki. Türk kavramı, işte Türk korkusu, Avrupa’da da Amerika’da da yerleşmiş bir şey aslında. Türk dediğim, aslında Türk değil Osmanlı topraklarında yaşayan birçok farklı etnik grup yani.

Arslan: Kabullenmeleri de bu açıdan zor.

Acehan: Tabii ki aynen öyle. Çünkü kendilerini farklı görüyorlar. Aslında şu anda Araplık ile Müslümanlık aynı gibi gözüküyor değil mi? Belki Hıristiyan olarak bile görmüyorlar onları. Bu durum hem İslam’a karşı olan, hem de terör örgütü İŞİD’den sonra oluşan önyargılardan ötürü. Hem de zaten 11 Eylül’den sonra oluşan birçok önyargı var. Amerika’da da o önyargıları aşmak zor. Mesela Amerika’da, Newyork’ta çok bir Arap mahallesi var. İşte oraya “Little Syria” (Küçük Suriye) diyorlar. Yani yüzyıl öncesine dayanıyor bu. Oradakileri 11 Eylül’e kadar çok incelememişler. Yani oradaki yaşayanlar nasıl yaşarlar, işte adetleri nedir, görenekleri nedir, nereden geliyorlar falan diye… Ama 11 Eylülden sonra müthiş akademik çalışmalar, ondan sonra FBI raporları, o mahalleler üzerine kim kimdir, necidir falan diye araştırmalar yapıldı. Ondan sonra yaşanan terör olayları da Orta Doğu’dan gelen bütün gruplara karşı önyargıları artırdı.

Arslan: Bunlardan da özellikle mülteciler ciddi etkilendi.

Acehan: Tabii ciddi etkileniyorlar. Bir de şöyle bir şey var aslında, yani entegre olmak için de önemli unsurlardan biri de dış görünüştür. Mesela Suriyeli mülteciler hemen tanıyabiliyoruz. Muhtemelen bu Suriye’den gelmiş diyebiliyoruz veya giyinişleri, işte kadınların giyişini, özellikle giyiniş şekillerinden tanıyabiliyoruz. Yani onlar da değişmediği sürece mümkün değil. Çünkü şu anda çok görünür durumdalar. Herkesin gözüne çarpıyorlar. İkincisi dil. Dil öğrenmeleri lazım eğer Türkiye’de kalmaya devam edeceklerse. Onlara da o konuda bir eğitim verilmesi gerekiyor. Çünkü mümkün değil Türkçeyi kullanmadan burada yaşamaları. Türkçe eğitimleri olmalı.

Arslan: Peki Hocam. AB ülkelerinin olaylar arasındaki davranışlarını, sınır kapatma vesaire gibi davranışlarını insani diplomasi açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Acehan: Zaten onlar güçlü ülkeler oldukları için aslında kimse de bir şey diyemiyor. Yani insani diplomasi açısından da çok gerekli görmüyorlar bence bir diplomasi geliştirmeyi.

Arslan: Yani bu bir sonuçta imaj kaybına sebep oluyor uluslararası camiada.

Acehan: Öyle mi düşünüyorsunuz; ben öyle düşünmüyorum mesela. Yani imaj kaybına sebep olduğunu.

Arslan: Macaristan’daki o kameramanın yaptığı çok ciddi anlamda konuşuldu, bunun üzerine karikatürler çizildi. Sahile vurmuş çocuk fotoğrafı üzerinden tartışmalar yaşandı. Dünya kamuoyu belli noktalarda buna tepki gösterdi, siz bunu insani diplomasi açısından değerlendirdiğinizde nasıl buluyorsunuz, nasıl görüyorsunuz?

Acehan: Şöyle, yani insani diplomasi açısından, kendi içlerinde zaten içlerinde rahatlar. Çünkü zaten insanların çoğu orada mültecileri istemiyor. Onların dışarıya da çok yapacağı bir şey yok, çünkü Avrupa Birliği ülkeleri zaten birbirini destekliyor bu konuda. Mültecileri kabul etmenin büyük bir yük olacağını da biliyorlar. Yani mesela Almanya’daki Türkler için de bugüne kadar çok kötü uygulamalar oldu; ayrımcılık, ırkçılık… Nazilerin, saldırıları sonucu, Türk asıllı göçmenler öldürüldü. Daha sonra çok ciddi bir tepki gördük mü? Suriyeli çocuğun kıyıya vurması, Macaristanlı kameramanın, elinde çocuğu olan Suriyeli babayı tekmelemesi ve yere düşürmesi medyada yer aldığı için tepki gösterildi ama onun dışında da belli bir şey yapmıyorlar.

Arslan: Diplomasi anlamında bu normal görülüyor yani.

Acehan: Evet normal görülüyor. Dediğim gibi normal, sonuçta bize bir şey olmuyor diye düşünüyorlar muhtemelen.

Katılımcı(Baki Öztürk): Merkel Türkiye’ye geldi ve Başkan Davutoğlu ile yaptığı görüşmede bu konu da ele alındı. Yani mültecilerin Avrupa’ya, Almanya’ya gelmesi konusu. Bu konuda Merkel şunu söyledi, daha sonra da basın açıklamasında da belirtildi. Gerekirse Türkiye’ye Schengen Vizesi verilsin, ama Türk vatandaşlarına verilsin bu mültecilere değil. Türkiye Schengen’e dâhil edilmesi ve Suriyelileri, mültecileri Avrupa’ya göndermemeli, bunun hakkında da gerekirse Türkiye’ye 3 milyar dolar ya da tam meblağsı belli olmayacak şekilde bir bütçe verilmesi hakkında bir öneri yapıldı. Bu konuyla alakalı AB ya da Almanya ki sonuçta AB sayılabilecek bir güç Almanya, bir korku değil mi, ya da bu gösterilen, söylenen kötü izlenimi perçinleyen şeyler değil mi?

Acehan: Yani sonuçta Almanya, Avrupa Birliğinin en güçlü ülkesi. Ondan dolayı da tabii ki kendini söz sahibi olarak görüyor. Bunu da ben çok garip karşılamıyorum aslında. Yani işte diyor ki, burada tutun mültecileri, bizim oraya göndermeyin, biz de para yardımı yapalım. Yani buraya daha iyi uyum sağlarlar diyor herhalde. Biz onları şu anda kendi toplumumuza entegre edemeyiz diye düşünüyorlar. Zaten daha önce de birçok Orta Doğu ülkesinden, özellikle Türkiye’den göç alan bir ülke olduğu için yaşanan şeyleri görüyorlar, kötü durumlarla da birçok defa karşılaşılıyor.

Arslan: Hocam bizim sitemizin önceliklerinden bir tanesi öneri kısmı. Göç ve mülteci krizi esnasında yaşanan birçok acı hadiseye tanık oluyoruz. Hem Türkiye açısından hem dünya kamuoyu açısından insani farkındalığın artırılması için neler yapılabilir? Konu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Acehan: Bence, hem belki medya yoluyla sağlanabilir, belki bir film falan. Yani şu anda herhalde en güçlü olan şey, çoğu insan üzerinde medyadan da etkili bir şey filmler, sinema çok güçlü. Belki o konuda çalışmalar yapılabilir. İnsani hassasiyetlerin uyandırılması açısından iyi de olur. Bir insan olarak da baktığımızda sosyal medyada birçok kişi buna tepki veriyor. Ama sonra bakıyorsunuz kendi mahallesinde Suriyeli göçmen görünce de ben bunu istemiyorum diyor. Onlar da çok gerçekçi değil yani. İşte bunun problemlerin bence birincil kaynağı iki tarafta da eğitimsizlik. Bir de Suriyelilerin buradaki yaşantılarını kolaylaştırılacak şeyler yapılmaması problemi var. Mesela çoğu insan, Suriyeliler kamplarda yaşamaya devam etsinler, aramıza gelmesinler diyor. Ama öbür yandan da Amerika’daki çalışmalar gösteriyor ki, eğitim düzeyi yükseldikçe, göçmenlerin kabullenişi daha iyi ve hızlı oluyor. Mesela Dikmen Vadisinde görüyorum etrafa birçok Suriyeli göçmen yerleştirilmiş. Hakikaten farklı. Çok bakıyorlar, inceliyorlar sizi, kadınlar da, erkekler de… Bazen rahatsızlık uyandırabiliyor bu durum çünkü orada yürüyüş-koşu yapmaya gidiyorsun ve bakışlarla rahatsız edilmek istemiyorsun. Belki Arapça bilen insanlar, uzmanlar bulup onların da bir şekilde eğitimi sağlansa bu iş çok daha kolay olacak. Bakın şöyle davranmayın, böyle davranın, işte Türkiye’de değerler, kültürler az çok şudur falan gibi anlatılsa. Ondan sonra eğitimler verilecek bir platform oluşturulursa. Aynı şekilde televizyon yayınlarıyla Türkiye’deki insanlara Suriyeli mülteciler hakkında eğitimler verilse çok daha doğru olacak.

Arslan: Dünya kamuoyunda insanlık farkındalığının artırılması için ne gibi çalışmalar yapılabilir?

Acehan: Her ülke işte farklı, bu uzun bir konu olur.

Arslan: Meselenin insani boyutu kaçırılıyor biraz, fazla politik unsurlara malzeme oluyor. Yani en azından meselenin insani tarafının görülmesi için neler yapılabilir?

Acehan: Sosyal medya insani açıdan farkındalık oluşturulması için oldukça güçlü bir platform aslında. Yani onu gazeteci mesela, Twitter’de çok fazla döndürüldü. Yani bir sürü insan hani lanet okudu o kadına. Sonra Yunanlı bir gazeteci kendi işini bırakıp, boğulmakta olan bir çocuğu kurtarmış mesela. İkisinin yan yana fotoğrafları çok dolaştı. Sosyal medya bir şekilde yapıyor bunu. Yani tüm dünyada böyle bir şeyi nasıl sağlayacak bilmiyorum, ne kadar etkili olur ama kendi ülkemiz için bence en önemlisi, iki tarafın da gerekli şekilde bilgilendirilmeleri.

Arslan: Şeffaflıkla da…

Acehan: Evet aynen öyle yani, sadece kabul etmek yetmiyor, herkes onu gördü. Bir şekilde Suriyeli göçmenlerin buraya entegrasyonunu sağlayacak politikalar lazım, adımlar atılması gerekiyor ve birçok şeyin de aslında saklanmaması lazım, yani birçok insan artık biliyor ki gitmeyecekler. O zaman, bir 10 yıl için nasıl bir politikamız var onu belirlemek lazım. Hani hep misafir misafir deniliyor, ama misafir değiller artık. Çocukları görüyorum, diyorum ya artık Türkçe konuşuyorlar, onlar artık Türkiye vatandaşı olacaklar.

Katılımcı (Baki Öztürk): Hukuki statüleri bile net değil hocam.

Acehan: Evet.

Katılımcı (Baki Öztürk): Yani mülteci diye geçiyor ama mülteci değiller hukuki olarak.

Acehan: Şu anda sığınmacı konumundalar. Ondan dolayı da birkaç kanun çıkarılmış onların haklarını korumak için ama onlar da yeterli değil. Aynı şekilde kesinlikle mülteci bile değiller aslında, şu an sığınmacılar sadece. Onun için de bir politika bile yapılmıyor. Çünkü sığınmacı olması geri gideceği anlamına geliyor. Bir kere hukuki açıdan birçok problemin öncelikle çözülmesi gerekiyor.

Arslan: Bizim göç tecrübemiz çok konuşulmuyor, bunun üzerinde biraz durmak lazım. Anadolu’nun oluşması, şu anki Türk toplumunun oluşması özellikle Balkanlardan, Kafkaslardan gelen göçmenler ile oluyor. Yani biz toplum olarak aslında göçmen bir toplumuz. Hani bunun da birazcık aydınlatılması gerekiyor sanki. Bunu bilmemiz entegrasyonu kolaylaştırabilir. İşte bu farkındalığın artırılması için aslında bunların biraz daha açılması gerektiğine inanıyorum.

Acehan: Doğru kesinlikle. Benim Hocam var, Prof. Oscar Handlin. Harvard’da profesördü, 2011 yılında vefat etti. A.B.D.’de ilk göç çalışmalarını başlatan kişi ve çalışmaların başladığı tarih de 1965. Düşünün yani ne kadar geç aslında değil mi? Daha önce bir sürü göçmen var, ama bunun üzerine çalışma yok. Çünkü o tarihe kadar Amerika’nın, Amerikalılardan oluştuğu tezi hakim, bir potada eridikleri düşünülüyor, farklı unsurların olmadığı. Zaten 1965’e kadar göç kotaları var bütün ülkelere verilen. Yani her ülkenin belli bir göçmen kotası var göçmen gönderebilme, Amerika’ya girebilme kotası var. 1965’te de bu yasalar yeniden düzenlenirken benim Hocam da –tarihçi- danışmanlık yapıyor ve bu göç kotaları kaldırılıyor 1965’ten sonra. Sonra bir sürü göç almaya başlıyor Amerika. 1951 yılında yazdığı bir kitap var, The Unrooted (Köklerinden Koparılmışlar) diye. Kitap şöyle başlıyor: “Bir gün Amerika’daki göçmenlerin tarihi hakkında yazmaya karar verdim. Daha sonra fark ettim ki göçmenler Amerika tarihinin ta kendisi.” Yani sonuçta birbirinden ayırt edemiyorsun, Amerika’nın tarihi, bir göç tarihi aslında. Türkiye’de aslında göçmenlikle ilgili, göçmenlerle ilgili çalışmalar da çok az şu anda. Belki yeni göçmenler üzerine, 65’ten sonraki göçmenler üzerine var. Ben bir Göç Tarihçisi olarak, Göçmenlik Tarihçisi olarak daha geriye doğru çalışma yapan kişi çok fazla görmedim; sadece birkaç önemli akademisyen var Türkiye’de göç tarihi çalışan. Belki bu konunun daha fazla çalışılıp daha iyi şeyler üretilmesi lazım. Göç çalışmalarına tarihsel de bir bakış açısı katmak lazım.

Bir Cevap Yazın