Muhammed Tandoğan Afrika

Dr. Muhammed Tandoğan ile Dünya Siyasetinde Afrika ve Kıtanın Geleceği üzerine konuştuk.

Afrika, sömürgecilik ve küresel siyaset içerisinde Afrika’nın yeri gibi konuları Dr. Muhammed Tandoğan ile konuştuk.


Muhammed Murat Arslan: Afrika ülkeleri tarihinde sömürgenin çok büyük bir yeri var, bu hangi dönemde hangi sebeple başladı?

Muhammed Tandoğan: Sömürgeciliğin başlangıç noktasını dönemin şartlarında köşeye sıkışmışlık hissine kapılan Avrupalı devletlerin ekonomik ihtiyaçlarını karşılama ve mümkün mertebe zenginleşme dürtüsü oluşturmaktadır. 15. yüzyılın başlarındaki siyasi ve ekonomik tablo düşünüldüğünde, bu dürtünün nedeni daha iyi anlaşılabilecektir. Bir yandan Osmanlı İmparatorluğu ve Endülüs Müslümanları tarafından çevrelenen, diğer yandan İpek ve Baharat Yolu başta olmak üzere önemli ticaret yollarının birçoğunun kontrolünü Müslümanlara kaptıran Avrupalı Devletler kendileri açısından zor görünen bu durumu aşmak için kilisenin desteğini de arkalarına alarak yeni bir atılım sürecine girdiler.

Sürecin başlangıç noktasını ise coğrafi keşiflerin ve sonrasında ortaya çıkan köle ticaretinin (insan ticareti) oluşturduğunu ifade etmeliyiz. Başlangıçta Portekizliler, daha sonra ise İspanyollar tarafından yönlendirilen söz konusu keşif hareketleri sonucunda Avrupalıların Afrika’nın yeraltı ve yerüstü zenginliklerini fark etmesi ise sömürgecilik döneminin temel başlangıç noktasını ifade etmektedir. Başlangıçta rıza ancak sonrasında cebren yapılan ufak ticari hareketler, nihai noktada “Beyaz Adam”ın sömürdüğü kıtanın zenginliklerini büyük oranda gasp etmesi ile sonuçlanmıştır. Altın ve baharat gibi maden ve ürünlerin yanında işgücü olarak Afrika’daki genç nüfusun köle statüsünde Afrika’dan sömürgecilerin topraklarına taşınması ile başlayan sömürgecilik dönemi, fildişi, arap zamkı ve palmiye yağı gibi ürünler de dahil olmak üzere geniş bir sömürü çarkını ortaya çıkarmıştır.

Avrupalı din adamları tarafından da misyonerlik faaliyetleriyle desteklenen sömürgecilik süreci, bir anlamda Avrupalıların 1648 Vestfalya barışından sonra kendi kıtalarındaki savaşı ve güç elde etme kaygısını Afrika kıtasına taşıması olarak da ele alınabilir. Üstelik, köle ticareti zamanla kaldırılsa da, Avrupa’nın Afrika’yı ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi yönden sömürmesi 20. yüzyılın ortalarına kadar sürmüştür. Bu yönüyle Afrika’daki işçi sınıfı ilk dönemlerde aslında köleliğin yasaklanmasıyla oluşan boşluğu doldurmak maksadıyla ortaya çıkarılan ve geliştirilen bir sınıftı. Kölelik müessesesine yeni bir kılıf icad eden Fransa ve Büyük Britanya kıtanın büyük bir kısmını sömürürken, Almanlar Namibya ve Tanzanya; Belçika Kongo ve İtalyanlar ise Libya, Eritre ve Somali’nin bir bölümü ile yetinmek (!) durumunda kalmışlardır.

Arslan: Peki şu an kıta sömürge düzeninden kurtulabildi mi?

Tandoğan: Binlerce yıllık mazisiye sahip olan ve birbirinden farklı toplumların müşterek katılımlarıyla doğan medeniyetlere beşiklik eden Afrika kıtasının son iki asrı sömürgeciliğin/neo-emperyalizmin zirveye çıkması yüzünden acılarla doludur. Mevcut durumda Afrika ülkelerinin sömürge düzeninin getirdiği olumsuzlukluklardan kurtulduğunu söylemek fazlasıyla iyimser ve gerçek ile örtüşmeyen bir bakış açısı olur. Gelinen noktada sömürgecilik tarihe karışmış olabilir fakat sömürgeci yaklaşımların kıta ülkeleri üzerindeki sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi ve düşünsel etkisi hala varlığını sürdürmektedir. Çeşitli spesifik örnekler üzerinden gidecek olursak da bu durum net bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Örneğin günümüzde eski sömürgeciler kıtayı tabir-i caizse yağmalayıp gittikten onlarca yıl sonra dahi kıta üzerindeki ekonomik ve siyasi etkilerini hissettirebilmektedirler. 8 eski Fransız sömürgesi ülke tarafından kullanılan ve Fransa tarafından kolaylıkla manipule edilebilen Batı Afrika Frangı (Fransız CFA’sı)’nın geçerli bir para birimi olarak kullanılması ve bu ülkenin istediği takdirde eski sömürgelerine yönelik siyasi operasyonlar çekebilmesi bu durumun en bariz kanıtlarındandır. Bu durum ise, altından ve üstünden bereket fışkırmasına rağmen, Afrika’nın yoksullukla yüz yüze kalmasına neden olmuştur.

Geçmişte sömürgecilerin kendi çıkarları doğrultusunda çizdiği sınırların sonucunda aynı etnik kökene ait unsurların farklı devletlerin egemenliği altında kalması da bugün Afrikalı ülkeler arasında sorun yaratmaya devam etmektedir. Sömürgeci düzen, kıtayı yalnızca siyasi ve ekonomik olarak değil, sosyal ve kültürel olarak da içinden çıkılması güç bir duruma doğru itmiştir. Zira sosyal ve siyasi sistemi mahvedilen, bağımsızlığının ardından ise kendine ait bir sistem kurma ihtimali yadsınarak Batı’nın sosyal, siyasi ve ekonomik sistemine/menfaatlerine göre bir kalıp inşa etmesi öngörülen kıta ülkeleri, bu durumun yarattığı erozyonu henüz atlatabilmiş değillerdir. Kıtanın dini yapısının önemli oranda değişerek uygulanan çeşitli yöntemler sonucunda Afrika’da Hristiyanlığın yayılması ve birçok Afrikalı’nın anadilleri olmasına rağmen Fransızca ya da İngilizce konuşması (lingua franca) ifade edilen erozyonun en büyük yansımalarındandır. Evet, bugün Afrika’da bir Senegalli çok iyi Volofça bilmesine rağmen günlük işlerinde anadilini, ancak resmi devlet kurumlarındaki tüm işlerini Fransızca üzerinden; bir Nijeryalı ise bütün yaşamsal faaliyetlerini İngilizce üzerinden temellendirebilmektedir.

Sonuç olarak gelinen noktada kendisine benzemeyeni yok etme şiarı ile hareketen eden Batı uygarlığı, kıtaya medeniyet götürdüğüne yönelik avuntuların aksine kıtada var olan medeniyeti de büyük ölçü de tahrip etmiştir ve Afrikalılar günümüzde dahi bu tahribatın yarattığı sosyal, siyasi, ekonomik (vs.) sorunlarla mücadele etmektedir. Bu yönüyle cehalet çarkına itilen Afrika toplumları, iç savaşlarla boğuşturularak tüm değerleri çokuluslu şirketler tarafından acımasızca tüketilmektedir.

Arslan: Bu düzenin zincirlerini kırmak adına Afrika ülkeleri ne tür çalışmalar yapmaktadır, bunu kırmak adına yapılan çalışmalara başka bölge ve ülkelerden destek gelmekte midir?

Tandoğan: Afrika ülkeleri, tarımsal koşulların iyileştirilmesi ve teknoloji transferi noktasında şuan için gözükmese de önümüzdeki onyıllarda çokça gündeme gelecek ciddi adımlar atmaktadırlar. En azından kendi ülkelerinin sürdürülebilir bir büyüme trendi yakalayabilmesi için farklı yollar denemekte ve çözüm yolları arayışındadırlar. Kısacası artık sadece Avrupa ülkeleriyle yetinmemekte ve onlara bağımlılık arz eden göbek bağlarını kendi rızalarıyla koparmaktadırlar. Bu noktada ise Afrika’da sömürge düzeninin zincirlerini kırmak için başka bölge ve ülkelerden gelen/gelebilecek en güçlü desteğin ise eğitim ve ülke bazlı yaraya melhem olabilecek tarzda kalkınma yardımları olacağı kanaatindeyim. Bu konuda elbette ki başta İslam ülkeleri olmak üzere dünyanın farklı coğrafyalarındaki ülkelerden yardımlar geliyor. Afrika’ya yapılan yardımlar ise genelde iki türde değerlendirilebilir. Birincisi, nakdi yardımlar. Fakat bu tür yardımların kontrollü bir şekilde kıta ülkelerine aktarıldığını söylemek zor. Bu ifadeden kastım; mesela Türkiye, kanaatimce Afrika’ya giden tüm yardımları T.C. Başbakanlık Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) bünyesinde tesis edilecek bir koordinatörlük üzerinden koordine edebilirse hem ülke diplomasisi adına hem de şeffaflık adına çok büyük bir adım atılmış olacaktır. Fakat, Türkiye’den Afrika’ya giden yardımlar tam manasıyla takip edilmediğinden dolayı kanaatimce kaynak israfı söz konusudur. Zira Türk sivil toplum kuruluşlarınca yapılan yardım verileri yetkililere iletilmediği için Türkiye’nin yaptığı yardımlar uluslararası resmi yayınlarda gerçekte olduğundan oldukça düşük görünmektedir. İkincisi de bazı ülkelerin yaptığı eğitim faaliyetleri. Aslında Türkiye’den başka bu alanda faaliyet gösteren farklı ülkeler mevcut. Geçmişte Libya, Suudi Arabistan, Kuveyt, İran, Irak ve Mısır gibi ülkeler, kıta ülkelerinde bir takım eğitim faaliyetleri yapıyordu, bazıları kısmen de olsa halen varlığını sürdürüyor. Türkiye’den bölgeye transfer edilen eğitim faaliyetleri ise genelde Afrikalıların eğitim müfredatına uygun değil. Halbuki bu ülkelerin kendi yapılarına uygun farklı modellemelerin geliştirilerek uygulanması esas olmalı. YTB, Türkiye Bursları programı kapsamında seçtiği bursiyer öğrencilerini mezun ettikten sonraki süreçte Maarif Vakfı ile koordineli olarak çalışmalı ve kalifiye eleman ihtiyacını bu şekilde sağlayarak, alınacak yapıcı tedbirler ile profesyonelliğini sahada konuşturmalıdır. Bu sayede Afrika’daki var olan Türk eğitim sistemi, Avrupalıların uyguladıkları eğitim modellemelerinin aksine Afrikalılık kimliğini yok eden değil ihya eden bir mekanizmaya sahip olacaktır. Şayet böyle olursa Türkiye olarak varlığımız, kıta coğrafyasında daha güçlü hissedilecektir.

Muhammed Murat Arslan: Afrika’nın dünya siyasetindeki yeri nedir, AB, ABD, Rusya, Çin ve Hindistan gibi önemli aktörlerin bölgeye bakış açısı nasıldır?

Muhammed Tandoğan: Az gelişmişlik, yoksulluk ve iç savaşlarla anılan Afrika kıtası bir süredir fırsatlarla dolu yönleriyle gündeme gelmekte, adeta “Yükselen Afrika”, “Şahlanan Afrika” tanımlamalarıyla karşımıza çıkar olmuştur. Diğer yandan petrol, doğalgaz, elmas, uranyum, koltan ve diğer nadir elementler yanında kıtanın onyıllardır ihmal edilen altyapı ihtiyacı, kısıtlı da olsa uluslararası örgütlerin de gündeme taşıyarak oluşturduğu siyasi etki ile başta Çin, ABD ve Avrupa Birliği üyesi ülkeler olmak üzere çok sayıda devletin dikkatini çekmektedir.

Uluslararası ticarette, Avrupa ülkeleri ve ABD’nin yükselen rakiplerinden Çin, Afrika ile bağını başta iktisadi yollarla beslemek üzere diplomasinin tüm kanallarını da ihmal etmeksizin güçlendirmenin yollarını aramaktadır. Bilhassa hidro-diplomasi ve enerji sahasına ağırlık veren Pekin, iktisadi münasebetlerini hem alandaki yatırımları hem de Batılı ülkelerin alan açmadığı alanlardaki ticaret yoluyla sağlamlaştırmaktadır.

Afrika’da eski sömürgeci güçler olarak bilinen Avrupa ülkelerinin politikaları çeşitlilik arz etmekle birlikte Avrupa Birliği’nin kıta ile ortak ilişkiler tesis etmeye çalıştığı görülmektedir. Bu notadaki ik adım, 1975 tarihli Lomé Sözleşmesi’nin ardından 2000 yılında imzalan Kotonu Anlaşması’dır. İlişkilerin adeta mutabakat zaptına döküldüğü ve belirli bir çerçeveye oturtulduğu görülmekle birlikte bu anlaşmaların Afrika ülkelerinden “almaya” odaklandığı ama “vermeye” odaklanmadığı görülmektedir. Tüm bu olumsuz tabloya ve Afrika ülkelerinden gelen sert eleştirilere rağmen kıta ülkeleri ile arayı sıcak tutmaya çalışan AB ülkeleri, 2000’de başlattıkları liderler zirvesi serisi ile kendi menfaatlerine hizmet eder bir politika gütmektedirler. Bu durum zihin dünyamızda yeni bazı soru işaretlerinin doğmasına sebep olmaktadır: Acaba Avrupa sömürgeciliği, yeni yüzünü kimlik değiştirerek bu şekilde mi gösterecektir?

Arslan: Afrika kıtası içerisinde bölgesel aktör diye nitelenebilecek ülkeler hangileridir, bunların genel Afrika siyasetine etkisi nasıldır?

Tandoğan: Bu soruya kanaatimce ABD, Çin, AB ve BRICS ülkeleri üzerinden cevap vermek yerinde olacaktır. Bu noktadan hareketle ABD ve Çin gibi uluslararası sistemde başat güç olarak tanımlayabileceğimiz iki gücün Afrika kıtasına olan ilgileri ve kıta üzerinden birbirleriyle olan rekabetleri her geçen gün artarak devam etmektedir. Zira Afrika kıtası gerek sahip olduğu doğal kaynakları, gerek yatırım imkanları, gerekse terörle mücadele ekseninde kritik bir noktada bulunmaları nedeniyle sistemde kilit güç olmak isteyen her aktörün ilgisini cezbedebilcek durumdadır. Burada en önemli nokta, ABD ve Çin’in Afrika politikalarını nasıl şekillendirdiği ve bu politikaların kıta ülkelerini nasıl etkilediğidir. Bu iki devletin kıtaya yönelik politikaları kapsamlı bir şekilde incelendiğinde bariz bir yöntem farkı ile karşılaşılabilmektedir. ABD geçmişte bilhassa Latin Amerika ülkeleri için uyguladığı “Big Stick” politikasının bir benzerini günümüzde Afrika’da uygulamaktadır. Bunun anlamı, bu devletin yumuşak güç unsurları ile kıtaya yaklaştığı, fakat çıkarları gerektirdiğinde sert güç unsurlarını keskin bir şekilde kullabildiğidir. Bu politikaya en net örnek olarak ise kıta ile ilgili politikalarını icra ederken ortaya koyduğu ön-koşullar üzerinden bir koşulluluk prensibine sahip olduğu söylenebilir. ABD, başta dış yardımlar olmak üzere kıta ülkelerine yönelik uygulayacağı olumlu politikaların ön koşulu olarak söz konusu ülkelerin Batı’nın standartlarını benimsemiş olması gerektiğini ileri sürmektedir. Bu durum ise ekonomiden siyasete ve hatta gündelik yaşama kadar Afrikalıların sosyal ve siyasal sistemlerinin bir başkasının eliyle ve onun isteği üzerine dizayn edilmesi sonucunu doğurmaktadır.

Afrika’nın kaybettiren ortağı Çin yönetimi ise Afrika ile olan ilişkilerinde siyasi paradigmaları bir kenara bırakarak, ekonomik varsayımları ön plana çıkarmaktadır. Bu sebeple, Pekin’in kıta ile ilgili politikalarını icra ederken Tayvan’ın tanınmaması dışında herhangi bir ön koşul ileri sürmediği şeklinde bir imaj ortaya çıkarmaktadır. Öyle ki, Çinliler Afrikalıların sosyal ve siyasal sistemlerine dış yardımlar ve/veya başka bir yol vasıtasıyla karışmayı, kıta ülkelerinin egemenlik haklarına bir saldırı olarak yorumlamaktadırlar. Ne var ki, söylem-eylem dengesizliği Çin’in Afrika politikasında zaman zaman kendisini gösterebilmektedir. Zira bu devlet, kıtada kendisine yönelik herhangi muhalif bir siyasi söylem ile karşılaştığında, o ülkedeki yatırımlarını ve dış yardımlarını bir koz unsuru olarak kullanabilmektedir. Yine de Afrikalı devletler, ABD-AB ittifakının dış yardımları kesin bir koz olarak masada bulunduran yaklaşımına karşın, Çin’in “yardımı yaparım, istisnai durumlar haricinde gerisine karışmam” mantığı ile şekillenen yaklaşımını benimsemekte ve ABD-AB ittifakı ile oluşan ilişkilerinde Afrikalıların kendisi de Çin’in bu tavrını bir koz olarak kullanabilmektedir.

Burada belki de belirtilmesi gereken en önemli nokta, Çin’in Afrika’da dış politikada en başarılı ülkelerden biri ve belki de birincisi olduğu gerçeğidir. Başta ekonomik yardım ve yatırımlar ile karşılıklı işbirliği forumları olmak üzere Çin’in kıtada uyguladığı başarılı politikalar ise diğer ülkelerin politikalarını şekillendirirken Çin gerçeğini ve onun pratiklerini dikkata almaya zorlamaktadır.

Kıta coğrafyasının kendi iç dinamikleri açısından meseleyi ele alacak olursak, özellikle ekonomik kalkınma perspektiften bakıldığında, sahip olduğu 1 milyarı aşan nüfusu ile dünya nüfusunun % 13’ünü barındırmasına karşın Sahraaltı coğrafyasının dünya ekonomisinin yalnızca % 2’sine sahip olduğu görülmektedir. Dünya Bankası verileri doğrultusunda, 75 trilyon dolarlık dünya ekonomisinin 1,5 trilyon doları bölge ülkeleri tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu miktarın yaklaşık yarısı ise Güney Afrika ve bölgenin en kalabalık ülkesi konumundaki Nijerya tarafından sağlanmaktadır.

Sahraaltı Afrika bağlamında önümüzdeki yıllarda “enerji” özelinde meseleye yoğunlaşılacaktır. Zira yaklaşık yarısı tek başına Nijerya’da olmak üzere, 63 milyar varillik petrol rezervi ile 1,5 trilyon varillik dünya geneli rezervlerin % 4’ünden fazlasına sahip durumdadır. Bu rezervler doğrultusunda 2014 yılı itibariyle üretilen petrol miktarı ise yıllık 5,7 milyon varildir. Sahip olunan doğalgaz rezervi ise yaklaşık 6 trilyon metreküp kadardır. Gerçekleşen doğalgaz üretimi ise Uluslararası Enerji Ajansı 2012 verilerine göre 58 milyar metreküp seviyelerindedir. Bir diğer fosil yakıt türü olan kömür rezerv ve üretimine bakıldığındaysa Güney Afrika’nın varlığı dikkat çekmektedir. Dünya geneli rezervin % 3,5’i kadarına sahip olan ve dünyanın en büyük kömür üreticilerinden biri konumundaki Güney Afrika elektrik üretiminin % 93’ünü, benzin ve mazot ihtiyacının ise yaklaşık % 30’unu kömür ve kömürün sıvılaştırılmış halinden karşılamaktadır. Bu süreçte enerji ve diğer birçok alanda kendini hissettirmesi beklenen sorunlara karşın Sahraaltı Afrika, sahip olunan ve giderek büyüyen nüfus yapısı ile aynı zamanda büyük bir pazar anlamına da gelmektedir. Hiç kuşkusuz bu bağlamda nüfusun büyüklüğü ile direk yatırım arasında bir doğru orantıdan bahsetmek yanlış olmayacaktır.

2016 yılındaki düşüşün ardından özellikle Sahraaltı Afrika ekonomisinin yeniden artan bir ivme ile büyümesi öngörülmektedir. Daha çok petrol ve doğalgaz ile metal ve değerli taş fiyatlarındaki artış sonucu, Nijerya, Angola ve Güney Afrika özelinde bölge ekonomisinin yeniden yükselişe geçmesi ve büyüme hızının 2017 yılı için % 2,6’ya, 2018 yılı için ise % 3,6’a ulaşması beklenmektedir.

Arslan: Türkiye, Afrika’daki enerji yatırımlarını maksimize etmesi için neler yapmalıdır?

Tandoğan: Türkiye’nin gerek Kuzey Afrika gerekse Sahraaltı Afrika coğrafyasına yönelik enerji bağlamında atabileceği adımları iki ana başlık altında toplamak yanlış olmayacaktır. Bunların birincisi bölgedeki zengin enerji kaynaklarının çıkarma ve işleme faaliyetlerini gerçekleştirmek, ikincisi ise özellikle enerji arzı noktasında sıkıntı içerisindeki Sahraaltı Afrika’da enerji üretim ve dağıtım altyapılarını tesis etmektir.

Her iki amaç çerçevesinde başarıya ulaşılabilmesi adına atılması gereken öncelikli adım ise tüm süreçleri kapsayan bir iş ve finans modelinin oluşturulmasıdır. Akabinde ise bu modelin ilgili gerek kamu kurumları gerekse özel sektör tarafından bir disiplin çerçevesinde uygulanmasıdır.

Tesis model kapsamında ilk olarak hedef ülkelerin ve yatırım alanlarının belirlenmesi gerekmektedir. Fırsatlar kadar risklerin de değerlendirmeye alındığı bu aşamanın ardından ise devlet düzeyinde ilişki ve protokollerin tesis edilmesi gerekmektedir. Öyle ki özellikle büyük kapsamlı projelerde yatırım, özel sektör tarafından gerçekleştirilecek olsa da devlet gücünün ve desteğinin ortaya konması hem özel sektör için tetikleyici bir güç hem de yerel hükümetler üzerinde bir etki oluşturacaktır. Son aşama olarak ise gerçekleştirilecek yatırımlara yönelik gerekli projelendirmenin ve finansal kaynak aktarımının sağlanması gelmektedir. Kritik öneme sahip bu aşamada özellikle çeşitli ülke Eximbank’ları ile anlaşmalar gerçekleştirilmesi ya da ürün karşılığı (doğrudan doğal kaynak ya da doğal kaynak arama, işleme izni vb.) finansman edinimi gerçekleştirilebilmesi mümkündür.

Arslan: Afrika’nın geleceği ile ilgili öngörüleriniz nelerdir?

Tandoğan: Afrika’nın gelecek yıllarda yükselişinin devam edeceğinin en önemli belirtisi, nüfus artışıdır. Dünya genelinde nüfusu en hızlı artan ilk on ülkeden altısı Afrika kıtasındadır. Dolayısıyla Afrika’daki iş gücünün dünya genelindeki payının artacağı aşikardır. Afrika’nın zengin doğal kaynaklara sahip olması da kıtayı küresel ekonomide değerli bir konumda tutmaktadır. Bilhassa teknolojinin gelişmesi ve büyümeye bağlı olarak hızla artan enerji tüketimi ve enerji arz güveliği yanında enerji kaynaklarına olan ihtiyacın yükselen bir seyir izleyeceği de ortadır. Dolayısıyla 21. yüzyılda Afrika, adeta siyaset sahnesinde görünürlüğü en yüksek kıta olacaktır.

Küresel güvenliğin sağlanması, esasında Afrika’ya bağlıdır. Afrika ile işbirliği içinde hareket etmeyen bir ülke, genelde dünya siyaset arenasında büyüyen güç potansiyeline sahip olamayacaktır. Neden derseniz şu şekilde açıklayayım: Günümüzde dünya ticaretinin % 90’ının deniz yoluyla gerçekleştirildiği ve enerji kaynaklarının üçte ikisinin deniz kaynaklı olduğu değerlendirilirse Kızıldeniz, Akdeniz, Atlas ve Hint Okyanusu gibi stratejik deniz yollarıyla çevrelenmiş olan kıtanın ticaret ve enerji güvenliğindeki kilit rolü gayet iyi anlaşılacaktır. Düşünsenize Türkiye’nin Sevâkin hamlesi, Kızıldeniz ve civarındaki adeta tüm dengeleri yeniden şekillendirme adımıydı ki birileri bundan çok rahatsız oldu. Esasında bu adım, T.C. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın Sudan’da Beyaz Nil nehri havzasında beş milyon hektarlık tarım alanını 99 yıllığına kiralama hamlesini tamamlayan çok yönlü stratejk bir adımdır.

Sonuç olarak artık terör, kıtlık ve felaketlerle değil iktisadi kalkınma ve büyüme gibi olumlu bir bakış açısıyla anılmak isteyen Afrika’nın siyasi, iktisadi ve jeo-stratejik konumuyla ele alınması gerekmektedir. “Kara kıta” söyleminin aksine olumlu yönlerine vurgu yapmak ve kıtada zaten var olan Türkiye sempatisinin sosyal medyada olumlu manada görünürlüğünü arttırmak, hem Afrika’nın gelişmesine hem de kıta ile ülkemiz arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesine olumlu yönde etki edecektir.

Bir Cevap Yazın