Mustafa Kutlay Euro Kriz

Dr. Mustafa Kutlay ile Euro Krizi ve Küresel Politik Ekonomi üzerine konuştuk.

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslar arası İlişkiler bölümünden Dr. Mustafa Kutlay ile Küresel ekonomi, ekonomik krizler ve Euro Krizi hakkında konuştuk.


F. Betül Doğan: Euro krizinin ortaya çıkışı ve nasıl geliştiği hakkında kısa bir bilgi verebilir misiniz?

Mustafa Kutlay: Euro krizi, 2008 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) ortaya çıkan küresel finans krizinin devamında yaşandı. Küresel krizle ilgili üç dalgadan bahsetmek mümkün. Birinci dalga, ABD’de eşik altı konut sektöründe ortaya çıkan krizdi. Finansallaşmanın geldiği boyutu da göz önünde bulundurursak, bu kriz aniden küresel finans krizine dönüştü. İkinci dalgada ise euro bölgesinde ülkeler hızlı bir şekilde kriz sarmalına girdi. Ancak Euro Bölgesi içerisinde farklı ekonomik yapılara sahip ülkeler vardı ve bu ülkelerin sorunları esasında birbirinden farklılaşıyordu. Dolayısıyla biz euro krizi dediğimizde tek bir krizden bahsetmiyoruz. Örneğin krizde en çok öne çıkan ülke Yunanistan’dı. Yunanistan, euro krizini kamu borç krizi olarak yaşadı. Yani Yunanistan’daki temel problem, kamu maliyesinin bozuk olması ve krizle birlikte borcu finanse edecek sermaye akışının aniden kesilmesi şeklinde ortaya çıktı.

Diğer taraftan, euro krizinden etkilenen diğer ülkelerden İrlanda ve İspanya’ya baktığımızda ciddi bir kamu borcu problemi yoktu. Hatta İspanya kamu borcu açısından, özellikle 2008 öncesi dönemde çok başarılı bir ülkeydi. Bütçe açığı, gayri safi yurt içi hasılanın %3’ünden aşağıdaydı. Kamu borcu ise %60’ın altındaydı. Bakıldığında Maastricht kriterleri açısından problemli bir ülke değildi İspanya… Fakat en sert etkilenen ülkelerden biri oldu. Sebebi ise İspanya’da özel sektörün çok fazla borçlanmasıydı ve özellikle ABD’deki ekonomik yapıyı çökerten finansal türev araçları, İspanya ve İrlanda finansal sisteminde de yoğun olarak yatırım yapılan enstrümanlardı. İrlanda’da ise banka varlıklarının gayri safi yurt içi hasılaya (GSYH) oranı 2008 öncesi dönemde %760’tı ki bu finansallaşma açısından çok büyük bir rakam. Dolayısıyla baktığımızda euro krizinin ortaya çıkış dinamiği ülkelere göre farklılaşıyor. Dış dalgayı ABD’deki kriz oluşturdu ama bu Avrupa Birliği’ne geldiği andan itibaren kimi ülkelerde finans sektörünün krizi olarak yaşanırken Yunanistan’da kamu maliyesi krizi olarak yaşandı. Ama bir bütün olarak euro krizine bir isim vereceksek bence bu finansallaşma ve aşırı finansal entegrasyonun yeterli derecede düzenlenememesinden ortaya çıkan bir krizdi.

Doğan: Euro Krizi Avrupa’da merkez ve çevre ülkeler arasındaki denklemi nasıl etkiledi? Merkez ülkeler, çevre ülkelerden ne talep etti? Çevre ülkeler, merkez ülkeden ne bekledi?

Kutlay: Esasında euro krizinden önce Avrupa’da merkez ve çevre ayrımı çok sık dile getirilen bir ayrım değildi. Tam tersine Avrupa projesi veya Avrupa bütünleşmesinin etosu, çevreyi merkeze taşıma ve Avrupa Birliği’nin topyekun zenginleşmesi mantığına dayanıyordu. Örneğin 2004 yılında doğu genişlemesi yaşandığında bu ülkelerin en büyük beklentisi kişi başına düşen gelirlerinin hızla artmasıydı. Yani ikinci sınıf Avrupa vatandaşı değil, tam tersine Avrupa’nın bütünleştirici dinamiklerinin parçası olmayı ümit ediyorlardı. Bu daha önceki genişleme dalgalarında Güney Avrupa için de geçerliydi. Ama biz gördük ki 2009 krizinden sonra, Avrupa bütünleşmesi daha önce sürekli kullandığı dayanışma retoriğini, eyleme geçirmekte çok zorlandı. Örneğin Yunan hükümeti Avrupa Birliği ülkelerinden destek istediğinde, uzun süre karşılık bulamadı. Başta Almanya’dan olmak üzere, “Bu Yunanistan’ın kendi problemidir, disiplinsiz maliye politikalarının sonucunda ortaya çıkmıştır, dolayısıyla Yunan hükümeti yarattığı yıkımla yüzleşmek durumundadır” şeklinde bir tepki gördü. George Papandreou’yu hatırlarsanız özellikle 2009 ekiminden itibaren uzun bir süre Avrupalıları başta Almanlar olmak üzere ikna etmeye çalıştı.

Papandreou’nun temel argümanı ise şu idi: “Bu bir finansal kriz ve finansal spekülasyon üzerinden Avrupa’nın en zayıf halkası hedefleniyor. Dolayısıyla Yunanistan’ın tek başına krizden çıkması mümkün değil, Avrupa dayanışmasını işletme zamanıdır.” Bunun karşılığında diğer Avrupa ülkeleri özellikle Almanlar çok moralistik bir kriz okumasına girdiler ve dediler ki “Yunanistan disiplinsiz maliye politikaları ve rekabete kapalı ekonomik yapısından dolayı krize girdi. Dolayısıyla bedelini ödemek durumundadır.” Bu nedenle, son ana kadar kurtarma paketlerinden bahsedilmedi. Israrlı bir şekilde Yunanistan kendi kendine toparlanacak vurgusu işlendi. Peki, ne zaman yardım etmeye karar verildi? Almanya başta olmak üzere kreditör ülkeler anladı ki Yunanistan’ın iflası, sistemde kara delik oluşturabilecek kadar büyük bir domino etkisi yaratabilir ve bu kriz İspanya’ya İtalya’ya yayılabilirdi. Kriz öncesinde Yunanistan ekonomisi 350 milyar dolardan büyük değildi. Ama mesela İspanya ekonomisi 1.4 trilyon dolar, İtalya ekonomisi ise 2.1 trilyon dolardı. Yani Yunanistan’daki iflas diğer ülkelere sirayet eder ve buralarda da panik başlarsa euro bölgesi tamamen ortadan kalkabilirdi. Bu riskleri gördükleri andan itibaren merkez ülkeler özellikle Almanya, kerhen de olsa yardım etmek zorunda hissetti.

İşte bu andan itibaren de Avrupa’da merkez-çevre ayrımı çok net bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Çünkü kurtarma paketleri çok sert kemer sıkma tedbirleri içeriyordu ve çok sıkı koşulluluk esasına bağlanmıştı. Bunu yaparken Almanya ordoliberal bir paradigmaya dayanıyordu. Keynesyen mantıkla bakarsanız kriz zamanında genişlemeci para ve maliye politikası izlemelisiniz. Ülke zaten depresyonda, talep sıkıntısı var, daha fazla kemer sıkma sürecine gittiğinizde çok daha büyük depresyon etkisi yaratabilirsiniz. Ama Almanlar buna ısrarla karşı çıktılar. Karşı çıkmalarının tek sebebi moralistik kriz okuması değildi. Almanya’daki hakim politik iktisat mantığı da yani ordoliberalizm de bunu vaaz ediyordu. Kısacası şunu söylüyordu Almanlar: “Kriz zamanında bile kemer sıkarsanız piyasalar sizin krize disiplinli bir şekilde yaklaştığınızı algılayacaktır ve bu noktadan sonra borç dinamikleri olumlu yönde değişecektir.” Dolayısıyla eğer borcu herhangi bir koşulluluk esası olmadan verirlerse ‘ahlaki çöküntü’ (moral hazard) problemi ile karşı karşıya kalacaklarını düşündüler. Yani Almanlar bu düşünce ile birlikte Yunanistan’ı kurtarmaya çalıştılar. Ama o andan itibaren Yunanistan, adeta Demokles’in kılıcının üzerinde sallandığını hissetmeye başladı ve aşırı kemer sıkma politikalarının ısrarlı bir şekilde diretilmesi, Yunanistan’da krizi reformlar için bir fırsat penceresi gören kesimi de yabancılaştırdı. Çünkü Yunanistan’da pek çok insan şunu düşünmeye başladı: “Bu bizim krizden çıkmamız için iyi niyetli hazırlanmış Avrupa dayanışmasını gösteren bir paket değil, tam tersine Yunanistan’ın Alman çıkarları çerçevesinde yeniden yapılandırılmasını doğuracak bir süreç. Bu yüzden asıl reformlara odaklanılmıyor ama kemer sıkma politikalarıyla kısa vadede verilen borcun geri alınması ve o süreç içerisinde de özellikle Yunanistan’a borç veren Fransız ve Alman bankalarının vermiş oldukları kredileri geri bu ülkelere ödenmesi düşünülüyor.”

Bu optimal olmayan denge Avrupa krizinin en başından beri yanlış yönetilmesini doğurdu. Çünkü çevredeki ülkeler başta Yunanistan olmak üzere, gerekli desteği alamadıklarını düşündüler. Merkezdeki ülkeler ise, aynı birlik içerisinde yer almanın bu şartlarda çok zor olacağını düşündüler. Ve kerhen yaptıkları yardımlar karşılığında çok sert kemer sıkma tedbirleri alınması gerektiğinde ısrarcı oldular. İşte bu noktada, merkez ile çevre arasında çok açık bir ayrımın ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu hikayeyi uzatabiliriz, zira benzer bir süreç doğu Avrupa ülkelerinde de yaşandı. Günün sonunda şöyle bir tablo çıktı sorunuz açısından: Avrupa ülkeleri bütünleşme projesine sarılırken karşılarına böyle bir sonuç çıkacağını öngörmemişlerdi. Kriz sonrasında böyle bir radikal ayrımla karşılaşınca, kendilerini Avrupa içerisinde ikinci sınıf vatandaş hissetmeye başladılar ve bu Avrupa bütünleşmesindeki  dayanışma ethosunu ortadan kaldırdı. O andan itibaren ‘merkez’ ve ‘çevre’nin gittikçe artan oranda birbirinden ayrıştığını, özellikle çevre ülkelerde Avrupa şüpheciliğinin yükseldiği görüldü. Pek çok Doğu Avrupa ülkesinde ırkçılık ve yabancı düşmanlığı, Avrupa şüpheci partiler yükselişte. Yunanistan’da da Syriza’nın iktidara gelmesi başlı başına bir Avrupa şüphecilik hikâyesi. Bunun yanında aşırı sağ parti olan Altın Şafak’ın da Yunanistan’da üçüncü büyük parti konumuna gelmesi bununla ilgili.

Doğan: Avrupa Birliği üye ülkeler arasındaki maliye politikasını disipline etmek amacıyla İstikrar ve Büyüme Paktı kurdu. Fakat üye ülkeler buna gereken uyumu göstermediler. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

Kutlay: Sizin de dediğiniz gibi euro projesi hayata geçirildiğinde Avrupalı liderler, mali birlik kurulmadan parasal birlik kurmanın sıkıntılar yaratabileceğini öngörmüşlerdi. İktisat derslerinden de bildiğimiz temel husus eğer para birliğine gidiyorsanız bunu destekleyecek para politikalarıyla uyumlu maliye politikalarının da oluşturulması gerektiğidir. Ancak Avrupalılar o aşamada bunu yapabilecek durumda değillerdi. Çünkü hala daha uluslar Avrupası içinde yaşıyorlardı ve maliye politikalarının tamamen ulus üstü hale gelmesi, devletlerin egemenliklerine vurulmuş önemli bir darbe olacaktı. Avrupa Birliği siyaseten böyle bir federal yapılanmaya gitmeye hazır değildi o dönem içerisinde. Ama bu problemi olduğu gibi bıraktığınızda da az önce söylediğim uyumsuzluk sıkıntıları ortaya çıkacaktı. Bunu aşmak için İstikrar ve Büyüme Paktı gündeme geldi. Yani denildi ki kamu maliyesi ülkelerin egemenlik alanında olsun, fakat bunun karşılığında belli bir disiplin şartı koyalım; örneğin, borçlanırken birtakım kriterler gözetsinler.

İşte bu İstikrar ve Büyüme Paktı’nın özünü oluşturan kriterler, bütçe açığının GSYH’ya oranını %3’ün altında ve kamu borcununun GSYH’ya oranını da %60’ının altına tutmaktı. Eğer sağlıklı işlemiş olsaydı maliye politikalarında gerekli koordinasyonun sağlanabileceği öngörülüyordu. Fakat bu işlemedi. İşlememesinin temel sebebi ise, bu kadar sıkı bir paktın Avrupa ekonomilerinde büyümenin önünde çok ciddi engeller oluşturmasıydı. Örneğin, 2000’lerin başından itibaren, başta merkez ülkeler olmak üzere Avrupa ekonomileri büyüme sıkıntıları yaşamaya başladı ve gittikçe artan oranda daha fazla borçlanma ve kamu maliyesinde genişlemeci politikalar izleme eğilimi ortaya çıktı.

İstikrar ve Büyüme Paktı ise bu eğilimin önünde bir engeldi. Bu paktı ilk defa ihlal eden ironik bir şekilde Almanlar oldu. Almanlar bu stratejinin iyi bir strateji olmadığını düşündüler. Ekonomik büyümeyi canlandırmak için %3 kuralını ihlal ettiler. Hatta Avrupa Komisyonu, o dönemde bu kuralı ihlal ettiği için Almanya’ya bir takım yaptırımlarda bulunma durumundaydı, nitekim Komisyonun böyle bir yetkisi var. Ama daha sonra Avrupa Konseyi’nde Almanya-Fransa ittifakı neticesinde Avrupa Komisyonu’nun almış olduğu bu karar da askıya alındı. Sonuçta, İstikrar ve Büyüme Paktı bir şekilde ihlal edildi. Merkez ülkeler bu paktı ihlal ettiği için çevre ülkeler üzerinde bu paktı ihlal etmemeleri yönünde herhangi bir moral yaptırımında bulunma hakkını da kaybettiler. Çevre ülkelerin de büyüyebilmek için genişlemeci maliye politikalarına ihtiyaçları vardı ve bu da İstikrar ve Büyüme Paktı’nın ortadan kaldırılması demekti. Bu süreçte, çevre ülkelerde, özellikle Yunanistan’da kolay borçlanma yoluyla genişlemeci politikalar izleme ve böylece büyüme gündeme geldi. Zira bu kolay olandı. Bu ülkelerin her birisi euroya girdi ve Almanların kullandığı para birimiyle aynı para birimini kullanmaya başladı. Finansal piyasalar açısından bakıldığında Almanya’ya borç vermekle Yunanistan’a borç vermek arasında bir fark yoktu. Çünkü finansal piyasalar öyle düşünüyordu ki eğer Yunanistan borcunu ödemekte sıkıntı çekerse euronun tamamen ortadan kalkmasına diğer devletler rıza göstermeyecektir.

Euro üzerinden borçlanabilme imkanı, çevre ülkelere normal şartlarda borçlanamayacağı kadar düşük faizler üzerinden para bulma imkanı verdi ve büyümelerini borç yoluyla finanse etmelerine imkan sağladı. Kimileri özel sektör borcuna saplandı, Yunanistan gibi ülkeler ise gittikçe artan oranda kamu borcuyla ekonomik büyümelerini finanse etmeye başladı. İşte bu ortamda İstikrar ve Büyüme Paktı’nı kimse önemsemedi. Romano Prodi’nin Avrupa Komisyonu Başkanı iken yapmış olduğu bir açıklaması var: “Büyüme paktı aptalca bir fikirdi”. Dolayısıyla bu dönemde atmosfer büyüme paktını ihlal etmek üzerine kurulmuştu. Küresel likidite boldu. Euro projesi başarılı görünüyordu ve böylesi bir yerde bütün ekonomiler büyürken kimse büyümenin dinamiğini sorgulamıyordu, sürdürülebilirliği ile de ilgilenmiyordu. Çünkü kimse ‘parti’yi dağıtmak istemiyordu. Ama 2009 krizi ile birlikte daha önce aptalca bir fikir olduğu düşünülen pakt, tekrardan birliğin gündemine geldi; pek tabii ki iş işten geçmişti artık.

Doğan: AB’nin durumunu ‘ekonomik bütünleşme/siyasal parçalanmışlık’ olarak tanımlıyorsunuz. Bu tezi ortaya çıkaran temel dinamikler nelerdir?

Kutlay: Ekonomik bütünleşme meselesi, küreselleşme süreçleriyle ilgili bir mesele. Biliyorsunuz 1980 sonrası, dünya neoliberal bir dünya… Neoliberalizmin en temel özelliklerinden biri, sermaye hareketlerinin önündeki her türlü engelin kaldırılması. Dolayısıyla 1980 sonrasında, sermayenin her türlüsünün dünyanın dört bir tarafında çok rahat dolaşabildiği bir dünya ekonomisine şahit olduk. Finansal inovasyon, finansal araçlar üzerinden para kazanma, yani kısaca finansallaşma… Avrupalı ekonomiler de söz konusu finansallaşma ağının içerisine girdiler. Avrupa’yı ekonomik bütünleşmede bir adım öteye götüren şey ise ekonomik açıdan bildiğimiz bütünleşme modellerinin en üst aşamasına gelmeleriydi. Yani ekonomik ve parasal birliği kurmuşlardı. 1987’de Tek Pazar hayata geçirilmişti biliyorsunuz, bütün üretim faktörleri birlik ülkeleri arasında serbestçe dolaşıyordu. 2000’de de tek paraya geçilmiş oldu. Dolayısıyla bu durum bütün ülkelerin birbirine çok sıkı ağlarla bağlandığı bir ekonomik-finansal bütünleşme sürecini başlattı. Ekonomik bütünleşmeden kastım bu…

Daha önce de ifade ettiğim gibi bu ekonomik bütünleşmeye paralel bir siyasi bütünleşme süreci yaşamadı Avrupa Birliği. Bu tarz bir ekonomik bütünleşmenin siyasetteki karşılığı federal yapılanmadır. Yani siz ekonomik politikalarınızı, para politikalarınızı ortaklaştıracak şekilde üst düzeye taşıyor iseniz buna uyumlu olacak maliye politikalarını da üretmek durumundasınız. Aksi takdirde çok ciddi bir problem yaşama riski vardır. Avrupa Birliği, ulus devlet fenomenini aşamadığı için siyaseten ekonomik bütünleşmenin gerektirdiği siyasi bütünleşme seviyesine ulaşamamış oldu. Bu durum, Avrupa için siyaseten parçalanmış bir yapı oluşturdu. Örneğin, vergilere baktığınızda Avrupa Birliği ülkeleri arasında çok ciddi farklar var. İrlanda’nın vergi oranlarıyla, Yunanistan’ın vergi oranları çok farklı. Kamu maliyesi politikalarına ya da alt yapı yatırımlarına baktığınızda, Avrupa Birliği ülkeleri birbirinden kendi önceliklerini dikkate aldıkları için çok farklı politikalar izliyorlar. Bu siyaseten bir parçalanmışlık doğuruyor: Maliye politikalarının siyasi bir zemin içerisinde ortaklaştırılamaması riski.

Esasında bu durum ‘tehlikeli bir kokteyl’ oluşturuyordu. Buna bir noktayı daha ilave etmek gerekiyor ki o da finansal sistemin düzenlenmesi meselesi. Avrupa içerisinde çok büyük finansal kuruluşlar oluştu neoliberal dönemde. Ama bu dönemde Avrupa’da bu kuruluşları hakkıyla denetleyebilecek denetleyici kurumlar oluşturulmadı. Neoliberal dönemde genel olarak denetleyici kurumlar zayıftı ama Avrupa Birliği içerisinde çok daha zayıf haldeydiler. Çünkü bütün Birlik içerisinde operasyon yürüten bankaların hangi denetleme mekanizmasına tabii olacağı netlik kazanmamıştı. Denetleme mekanizmaları, varsa bile lokal düzeydi. Yani bütün sistemi görebilecek, sistemde biriken riski denetleyebilecek, buna göre siyaset yapıcıları uyaracak bir denetleme mekanizması kurulmamıştı. Avrupa Birliği krizden sonra bu kuruluşları da oluşturmaya başladı, fakat kriz öncesinde bir parçalanmışlık söz konusuydu. Zaten bunların bileşkesinden dolayı finansal kriz bu kadar şiddetli yaşandı.

Doğan: Euro krizi ile bağlantılı olarak düşündüğümüzde Avrupa Birliği’ni bekleyen muhtemel senaryolar nelerdir?

Kutlay: Benim görebildiğim kadarıyla Avrupa çok kapsamlı bir alt üst oluş sürecinden geçiyor ve bu AB’nin yaşadığı en ağır kriz olabilir. AB çalışanlar bilirler; Avrupa bütünleşmesi kriz temelli bir projedir. Yani birlik bütünleşme sürecine başladığı andan itibaren değişik dönemlerde krizlerle yüzleşmiştir. Bu krizlere vermiş olduğu cevaplarla birlikte bütünleşmesini bir üst basamağa taşımıştır. Burada Toynbee’nin medeniyetlerle ilgili kullandığı kavramsallaştırmayı analoji yoluyla Avrupa bütünleşmesine uyarlamak yanlış olmaz. “Medeniyetler tarihte nasıl ortaya çıkarlar ve yok olurlar?” sorusuna cevap veren Toynbee’ye göre sürekli dışarıdan meydan okumalarla karşılaşırlar ve bu meydan okumalara verdikleri yaratıcı cevaplar nispetinde hayatta kalırlar yahut bu meydan okumalara cevap veremiyorlarsa tarihin sayfalarında yerlerini alırlar. Bu ‘meydan okuma-cevap verme’ diyalektiği esasında Avrupa bütünleşmesini de açıklayan bir metafor… Çünkü Avrupa bütünleşmesine baktığımızda değişik dönemlerde pek çok krizlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Avrupa’nın yaratıcı bir şekilde bu krizlere cevap verebildiğini görüyoruz ve her bir aşamada bütünleşmenin bir adım daha derine gittiğine şahit oluyoruz. Bu açıdan bakıldığında krizle karşılaşan Avrupa olgusu, ilk defa karşılaştığımız bir durum değil. Ama son dönemi diğerlerinden ayıran bir unsur var: Adeta tarihin Avrupa’nın üstüne yığıldığını görüyoruz. Tek bir krizle uğraşmıyor Avrupa, çoklu bir kriz ortamı içerisinde yönünü bulmaya çalışıyor. Bunlardan bir tanesi euro krizi. Euro krizi çok büyük bir meydan okuma; çünkü günün sonunda şu soruyla karşı karşıya kalıyoruz: Politik ekonomi yapıları birbirinden bu kadar farklı olan ülkeleri aynı para birliği içinde tutmanın zemini nedir? Yani Almanya ile Yunanistan’ı hangi çerçevede para birliği içerisinde tutacaksınız? Bu soruya Avrupa Birliği kurumsal yapılanma açısından halen kapsamlı bir cevap verebilmiş değil. Ama kanaatimce önümüzdeki on yıllık süreç, Avrupa’nın bu tartışmaları çok yoğun bir şekilde yaparak kurumsal yapısını yeniden ürettiği ve bir tartışma süreci olacak.

Diğer önemli meydan okuma, Avrupa’nın giderek dönüştürücü gücünü kaybetmesi. Euro krizinden sonra gittikçe artan oranda Avrupa bir çıpa olmaktan uzaklaşıyor üçüncü aktörler için.  Günün sonunda Avrupa dönüştürücü gücünü kendi çevresinde hem üye ülkelerde hem de aday ülkelerde kaybetmeye başladı. Burada liberal piyasa ekonomisi ve liberal demokrasilerin krizinden bahsediyoruz. Çünkü dünya üzerinde yükselen güçlerle birlikte biz devlet kapitalizmini yeniden ortaya çıktığı bir dönem yaşıyoruz. Yani alternatif yönetişim modelleri, alternatif siyaset yapma anlayışları ve Avrupa Birliği’nin bu yeni ortaya çıkan yükselen dünya ile hangi model çerçevesinde nasıl mücadele edeceğini bilememesi şeklinde özetleyebileceğimiz bir sorun var. Avrupalıların buna da cevap vermesi gerekiyor ve bu Avrupa’nın kurumsal yapılanmasını derinden etkileyecek bir husus.

Üçüncü meydan okuma ise, Avrupa’da demokrasinin aşınmasına paralel olarak yükselişte olan ırkçılık ve yabancı düşmanlığı. Buna son dönemde yaşanan  göçmen krizini de ekleyebiliriz. Yani göçmenler hızla Avrupa’ya yönelirken, Avrupa bu göçmenlere kendi normatif değerleri çerçevesinde yaratıcı cevaplar vermek yerine tam tersine kapılarını kapatmayı tercih ediyor. Bu, Avrupa normları ile örtüşen bir şey değil ve Avrupa eğer böyle davranmaya devam ederse bu normların da uzun vadede savunulabilir bir yanı, ikna edici bir tarafı kalmayacak. Bunun pratikteki yansıması ise Avrupa’da aşırı sağ hareketlerin, ırkçı ve yabancı düşmanlığının yükselmesi olarak görüyoruz. Daha da problemli bir nokta kanaatimce sadece aşırı sağ yükselmiyor, Avrupa’da merkez siyaset de aşırıya kayıyor. Yani merkez partiler normalde sistemin dengede durmasını sağlayacak olan partilerken, yükselen dalganın oylarını kaçırmamak için gittikçe artan oranda radikal söylemler üretmeye çalışıyorlar. Bugün Almanya’da Merkel’in yaşadığı baskı böyle bir baskı. Ama Avrupa’nın şöyle bir ikilemi var: Kısa vadede artan göçmen karşıtı dalgayı tatmin etmekle, uzun vadede göçmenlere duyduğu ihtiyaç arasında bir gel git yaşıyor. 1900’lerin başında Avrupa kıtası dünya nüfusunun %25’ini oluşturuyordu. 2060’ta öngörülere göre sadece %6’sını oluşturacak. Yani Avrupa’nın çok hızlı bir şekilde göçmen nüfusa ihtiyacı var. Avrupa kapılarını kapatan bir kıtaya dönüşürse, içine kapanır ve Avrupa bütünleşmesi tarihinin en zor dönemlerini yaşamaya gittikçe artan oranda devam eder. O yüzden Avrupalı siyasetçilerin bütün bu kriz ortamında karşılaştıkları zorluk, kısa vadede göçmen karşıtı dalgayı yönetmek, onu tatmin etmekle, uzun vadede göçmenlere ihtiyaç duyduğunu bilerek en iyi şekilde göçmenleri entegre etmek arasında değişiyor ve  bütün bunları kurumsal yapılanma içerisinde gerçekleştirmek zorunda.

Avrupa bütünleşmesinin içinde bulunduğu varoluşsal krizi anlayabilmek için tüm bu problemlerin birlikte tartışılması kanaatindeyim. Bütün bunlardan çıkan sonuç şu;  AB, kurumsal yapılanmasını kapsamlı bir şekilde revize etmek zorunda. Özellikle monolitik yani bütün ülkelerin aynı şartlar içerisinde, aynı modelde entegre olduğu Avrupa fikri, içinde bulunduğumuz belirsizlik dünyasında Avrupa’nın esnek ve etkin hareket etmesini engelliyor. Hatta Avrupa Birliği’ni kireçlenmiş bir yapıya dönüştürüyor. Bu yapı içerisinde Avrupa, her bir krizden sonra hayal kırıklığı yaratıyor. Dikkat ederseniz ne zaman bir uluslararası kriz yaşansa gözler Avrupa Birliği’ne dönüyor, büyük beklentiler ortaya çıkıyor, fakat Avrupalılar buna yaratıcı bir şekilde ikna edici cevaplar veremiyor ve birden Avrupa’nın iç krizine dönüşüyor bu mesele. Avrupa’nın mevcut kurumsal yapılanması kanaatimce uluslararası krizleri kendi krizine dönüştüren, bir mekanizma yaratıyor. Bunu ortadan kaldırmanın önemli yollarından biri, daha esnek bir bütünleşme projesine gitmek. Birlik içerisinde ülkelerin kendi çıkarlarına ve ilgi alanlarına göre esnek bir model içerisinde entegre olmasını sağlamak. Bu yönetmesi kolay bir şey değil şüphesiz. Çok zaman alacak bir proje çünkü Avrupa bütünleşmesi bugüne kadar monolitik Avrupa fikrine dayanıyor idi. Ama kurumsal yapılanmayı içinde yaşadığımız riskler dünyasında ve risk toplumunda yönetmek Avrupa’nın krizlerini de düşündüğümüzde çok mümkün gözükmüyor. David Cameron’ın Chatham House’taki son konuşmasında bunun ip uçlarını verdi. Biliyorsunuz Avrupa’nın mottosu “ever closer union”dır. Her dönem biraz daha yakınlaşan Avrupa fikridir. David Cameron, bu vizyona katılmadıklarını açık bir şekilde söyledi ve daha esnek, uluslararası krizlere daha çabuk cevap veren, aynı zamanda da ulus devletlerin İngiltere gibi egemenliğine hassas devletlerin çıkarlarını karşılayacak bir yapılanma istediklerini ifade etti. Buradan nasıl bir yapılanma çıkar görebilmek gerçekten çok zor. Çünkü statüko her zaman tartışmalarda avantajlıdır. Hele Avrupa gibi devasa bir bürokratik yapıyı dönüştürmek kolay değildir. Zira basit bir yapılanmadan bahsetmiyoruz. Her bir yapının kurumsal otonomisini korumaya çalıştığı devasa  bürokratik bir ağdan bahsediyoruz. Dolayısıyla bu fikir çok tartışılacak, çok fazla eleştireni olacak ama günün sonunda Avrupa’yı kaçınılmaz bir şekilde kurumlarını yeniden revize etmeye ve mümkün olduğu kadar esnek bir Avrupa yaratmaya yönlendirecek, aksi takdirde Avrupa gittikçe artan oranda içine kapanabilir. İçine kapanan Avrupa’nın da tarihten öğrendiğimiz kadarıyla dünyaya vereceği çok güzel şeyler olmayacaktır.

Doğan: Küresel boyutta euro krizinin etkilerine bakacak olursak, dünya üzerinde krizden en çok hangi ülkeler nasıl etkilendi?

Kutlay: Birinci sorunuza verdiğim cevabı burada tekrarlamak istiyorum. Biliyorsunuz bugüne kadar küresel krizde iki dalgadan bahsediliyor idi. Bunlardan bir tanesi Amerika’daki 2008 kriziydi. İkinci  dalga ise euro kriziydi. Euro krizi içerisinde en çok etkilenen ülkeler, şüphesiz Güney Avrupa ülkeleri oldu. Bunların içerisinde; Yunanistan, İspanya, İrlanda, İtalya ve Portekiz, ancak bunların yanında Doğu Avrupa ülkeleri de euro krizinden en çok etkilenen ikinci halkayı oluşturuyordu.

Birlik dışında ise özellikle yükselen ekonomiler euro krizini öncesinde de 2008 krizini daha başarılı atlattılar. Zira bu süreçte yükselen güçler büyümeye devam ettiler. Bu durum, dünya ekonomisinde dengelerin değişmesi tartışmasını hızlandırdı. Yükselen güçlerin cazibe merkezi haline gelmiş olması 2009 sonrası dünyada, bu aktörlerin politik ekonomi modellerini gittikçe artan oranda popülerlik kazanması da bununla ilgili bir tartışmaydı. Kısacası, 2008 krizi kapitalizmin karargâhında merkez ülkelerde kriz yaratırken, derin bir sarsıntıya sebep olurken dünyanın yükselen güçleri kendi modelleri çerçevesinde bu krizden sanıldığı kadar çok etkilenmemişlerdi. Bu durum ‘Çin modelini’ öne çıkardı. Devlet kapitalizmi, stratejik kapitalizm dediğimiz tartışmalar, illiberal modeller daha artan oranda cazibe merkezi haline geldi.

Ancak son dönemlerde, yükselen ekonomilerin de bundan sonraki süreçte gittikçe artan oranda problemler yaşayacağı ve bunun küresel sistemde üçüncü bir kriz dalgasını yaratabileceği tartışması yapılıyor. Burada da en kaygılanan ülkelerin başında Çin geliyor. Çünkü Çin ekonomisinin küçülmeye, ekonomik büyüme açısından kriz öncesi döneme nispetle daha küçük oranlarda büyüyeceği öngörülüyor. %10’ları aşan büyümeye sahip Çin’in önümüzde dönemde %6-7 arasında büyüyeceği öngörülüyor. Brezilya’nın bu sene ekonomisinin küçüleceği ve 2017’de ancak toplanabileceği öngörüyor. Bunlar arasında belki Hindistan bir umut ışığı gibi gözüküyor, ekonomik büyümesi, performansı oldukça yüksek. Türkiye gibi ülkeler daha arada olan ülkeler, yani ekonomik büyümeleri kesintiye uğramış değil ama kriz öncesindeki döneme göre şüphesiz büyüyemiyorlar. Dolayısıyla bundan sonraki dönemde yükselen güçlerin etkileneceğini öngörmek yanlış değil. Ama bu sürpriz bir konu değil esasında. Çünkü, dünya ekonomisi birbirine entegre olmuş bir ekonomi. Bakıldığında bu ülkeler pazarlar daraldıkça, batı ekonomileri gereken ve beklenilen toparlanmayı yaşayamadıkça batıdaki krizlerden kaçınılmaz olarak etkilenecekler. Zira ticari ilişkilerini büyük ölçekte batı ekonomileriyle kuruyorlar. Bir dönem bu ülkelere kaçan sermayenin özellikle ABD’de faizlerin  artırılmasıyla geri dönmesi ihtimalini göz önünde bulundurduğumuzda biriken özel sektör borçları, cari açığı olan ülkelerin sermaye sıkıntısına girmesi riski gibi faktörler yükselen piyasaları kriz sonrası dönemdekine nispetle daha güvensiz hale dönüştüreceğe benziyor. Ama bunun ötesinde daha önemli yapısal problemler var: 2009 krizine sebep olan yapısal sorunlar çözüldü mü? Bu soruyu sormak gerekiyor. Dünya 1929 buhranından sonraki en büyük ekonomik krizini yaşadı. Peki kriz sonrasında alınan önlemler ve gerçekleştirilen reformlar, gerçekten bu krizin bir daha yaşanmamasını mümkün kılacak kadar radikal ve  etkin miydi? Açıkçası, ben çok etkileyici bir tablo görmüyorum. Finansal sistemin çalışmasındaki problemler aşağı yukarı aynen devam ediyor. Dünya ekonomisinde büyümedeki dengesizlikler, küresel ekonomideki eşitsizlikler hala sürüyor ve ben bunun önümüzdeki süreçte yeni kriz riskini artıracağı kanaatindeyim.

Gelişmekte olan ülkeler için problem ise bu ülkelerin gittikçe artan oranda kendi iç ekonomik ve siyasi yapılarını tahkim etmesiyle ilgili bir mesele. Örneğin, Çin ihracata dayalı büyüme modelinden daha fazla iç tüketime dayalı bir büyüme modeline geçmek zorunda. Dünya ekonomisinin dengeli bir noktaya gelebilmesi için Çin’in bu dönüşümü sağlaması lazım. Ama bu dönüşümü sağlamak çok kolay değil. Benzer bir şey Türkiye gibi ülkeler için de geçerli. Orta gelir tuzağı gibi bir sorun var mesela. Gelirini 10-15 bin dolar bandına getirmiş ülkelerin yüksek gelirli ülkeler grubuna dönüşebilmesi için yapmaları gereken bir takım reformlar var. Örneğin, kamu maliyesini disipline etmek, bankaların finansal sistemini iyi düzenlemekten daha ötede olması gereken reformlar. Yani düzenleyici devlet mantığını orta gelir durumunda üst gelir düzeyine çıkarabileceğini öngörmemek lazım. Daha yapısal reformların yapılması gerekiyor. Yani Türkiye’de hukuk sisteminin iyileştirilmesi, eğitimin geliştirilmesi, daha yüksek teknoloji üretebilen bir ekonomi iklimi aynı zamanda siyasi bir iklimin oluşması, önümüzdeki süreçte gittikçe artan oranda Türkiye’nin gündeminde olması gereken meseleler. Dolayısıyla bir kurumsal dönüşüm tartışması da yükselen ekonomilerde yaşıyoruz. Yani bu ekonomiler gerçekten yükselmeye devam edecekler ve alternatif bir dünya düzeni oluşturacaklarsa yahut şu anda yaşıyor olduğumuz güç dengelerindeki dönüşümü kalıcı bir şekilde kendi lehlerine kurumsallaştıracaklar ise son tahlilde yapmaları gereken iç ekonomik ve siyasi kurumlarının dönüşümünü sağlamak. Yani toplumun potansiyelini, karar alma süreçlerine ve üretim süreçlerine en iyi şekilde nasıl yansıtacağınızın tartışmasını yapmanız gerekiyor. Politik ekonomi literatüründen bilindiği gibi, uzun vadede sürdürülebilir kalkınmanın temeli, ne coğrafyadır ne de kültürel öğelerdir. Uzun vadede sürdürülebilir kalkınmanın temeli, kurumsal yapıdır. Kurumsal yapısını kapsayıcı hale getirebilmiş ülkeler, diğerlerinden uzun vadede daha başarılı hale geliyorlar ve demokratikleşme, meta bir kurum olarak diğer bütün kurumlara anlamını veren bir temele dönüşüyor. Bu noktada, Türkiye ve benzeri ülkeler yükselen bir güç olarak devam etmek istiyorsa, yapması gereken sadece malların ve hizmetlerin serbest piyasasını oluşturmak değil, aynı zamanda fikirlerin serbest piyasasını oluşturmak. Çünkü yüksek teknoloji, özgür fikirlerin yaratıcı bir şekilde üretim süreçlerine uygulandığı ekonomilerde çıkar. O nedenle küresel dengeler önemli ama o dengeleri kendi lehine yapıcı bir şekilde dönüştürmek için kendi iç kurumsal yapılanmalara özellikle önem vermek gerekiyor. Türkiye başta olmak üzere yükselen güçlerde en temel tartışma noktası olarak burayı görüyorum.

Doğan: Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ediyoruz Hocam.

Kutlay: Rica ediyorum.

Bir Cevap Yazın