Segah Tekin Latin Amerika

Dr. Segah Tekin ile Latin Amerika Bölgesi ve Küresel Siyaset Üzerine Konuştuk

Necmettin Erbakan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Dr. Segah Tekin ile Latin Amerika Bölgesi, küresel güçlerin Latin Amerika siyaseti ve Türkiye’nin bölgeye bakışını içeren bir röportaj gerçekleştirdik.

 

Muhammed Murat Arslan: Latin Amerika’nın dünya siyasetindeki yeri ve önemi nedir, bölgeyi önemli kılan dünya siyasetinde öne çıkaran temel faktörleri; kültür, politika, ekonomi bağlamında açıklayabilir misiniz?

Segah Tekin: Amerika kıtalarına ayak basılmasının ardından, çeşitli Avrupa ülkeleri, Kuzey ve Güney Amerika’da sömürgecilik faaliyetlerine başlamışlardır. Günümüzde Latin Amerika olarak nitelendirilen ve Kuzey Amerika’nın bir bölümü (Meksika) ile Orta ve Güney Amerika’yı kapsayan bölge, Latin Amerika olarak adlandırılmaktadır. İspanya ve Portekiz tarafından sömürgeleştirilen bu bölgenin dünya ekonomisine katılımı, henüz 16. yüzyıldan başlayarak kereste, değerli madenler, şeker kamışı, pirinç ve kahve gibi çeşitli ürünlerin büyük çaplı üretimi ve ihracatı ile söz konusu olmuştur. Bölgede imalat sektörünün gelişimine ise Lizbon ve Madrid tarafından izin verilmemiştir. Böylelikle, 19. yüzyılda bağımsızlıklarını kazanan İspanyol Latin Amerikası ülkeleri ve Brezilya, dünya ekonomisi ve siyasetine büyük ölçüde dönemin süper gücü İngiltere’ye bağımlı olan hammadde sağlayıcısı çevre ülkeleri olarak katılmışlardır. 20. yüzyılda ise ekonomik açıdan yeni süper güç ABD başta olmak üzere dış ülkelere ve yabancı sermayeye bağımlılığın etkisini hissetmişlerdir. 21. yüzyılda ise Çin’in ekonomik yükselişi ve Latin Amerika ülkelerinden soya başta olmak üzere gıda ve hammadde talep etmesi, bu ülkelerin ekonomisini destekleyici yeni bir ekonomik atılım dönemine imkan sağlamıştır.

Tarihsel olarak hammadde sağlayıcısı olarak görülmeleri, Latin Amerika ülkelerinde iki etki yapmıştır. İlki, küresel ekonomik sistemin işleyişine karşı çeşitli kesimlerden yükselen bir muhalefetin ortaya çıkışıdır. Diğeri ise ithal ikameci uygulamalarla hzılı sanayileşmenin hükümetler tarafından teşvik edildiği dönemlerin ortaya çıkışı ve dış borçlanma ile gerçekleşen büyüme hamlelerinin zaman zaman çöküntüler ile neticelenmesidir. Bu ekonomik parametreler, 20. yüzyılda Latin Amerika ülkelerinde ihracata dayalı üretim yapan kırsal oligarşi ile şehirlerde yükselen orta sınıf, işçiler, topraksız köylüler ve bürokrasi arasında ülkelerinin modernleşmesi ve ekonomi yönetimi konusunda görüş ayrılıklarına neden olmuştur. Bu görüş ayrılıkları ve ordunun da siyasete müdahil olması; çoğu Latin Amerika ülkesini 20. yüzyıl boyunca darbeler, diktatörlükler, askeri yönetimler döngüsü içinde siyasal ve ekonomik istikrarsızlığa maruz bırakmıştır. 1980’lerden itibaren ise bölge, çeşitli istikrarsızlıklar yaşanmakla beraber genel olarak bir demokratikleşme süreci içine girmiştir.

Demografik açıdan Latin Amerika ülkelerinin nüfusu bölgenin yerli halkları, Avrupa başta olmak üzere Arap ülkeleri ve Japonya gibi dünyanın çeşitli yerlerinden gelen göçmenler ve Afrika’dan Brezilya başta olmak üzere çeşitli bölge ülkelerine geitirlen kölelerin mirası olarak siyah ırktan oluşmaktadır. Bu etnik karışım, bölgenin dinsel ve kültürel pratiklerine de yansımıştır. Dünyanın en büyük Katolik nüfusunu barındırmanın yanı sıra Afrika dinleri, Doğu dinleri, İslam ve Yahudilik gibi çeştili inançlara ev sahipliği yapmaktadır. Geçtiğimiz on yıllarda ise çeştili Protestan mezheplere geçiş, Katolik nüfus arasında hızla yayılan bir olgu haline gelmiştir. İspanyol Latin Amerikası ülkelerinde hakim dil İspanyolca olmakla beraber yerel dilleri konuşanlar da bulunmaktadır ve bazı ülkelerde yerel dillere de resmi statü tanınmıştır. Brezilya’da ise yerliler nüfusun yüzde birinden azını oluşturmaktadırlar. Ülkenin zencileri de içeren kalabalık nüfusu için ise resmi dil Portekizce, ulusal birliği sağlayan önemli sembollerden biri olarak görülmektedir.

 

Arslan: Bölge ülkelerinde ve genel Latin Amerika siyasetinde göze çarpan problemler ve çatışma konuları nelerdir?

Tekin: Çatışmalar ve buna ilişkin olarak güvenlik sorunları bağlamında Latin Amerika, oldukça karmaşık bir tablo çizmektedir. Uzun yıllardır, devletler arası ilişkiler açısından Latin Amerika, dünyanın en güvenli ve çatışmaların nadir yaşandığı bölgelerinden biridir. Devletler arasında sınır anlaşmazlıkları ve topraklar üzerinde hak iddialarına dayalı çeşitli sorunlar bulunmaktadır. Fakat bölge ülkeleri genel olarak bu sorunlarını uluslararası hukuk aracılığı ile çözmek veya hak taleplerinden vazgeçmemekle beraber anlaşmazlıkları silahlı çatışmaya dönüştürmemek eğilimindedirler.

Bölge ülkeleri arasındaki anlaşmazlık konuları, büyük ölçüde toprak üzerinde hak iddiasından çok su ve petrol gibi belirli doğal kaynakların yer aldığı bölgeler veya denize çıkış imkanı gibi kaynaklar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu nedenle, bölge ülkeleri arasında anlaşmazlıkları gidermek ve işbirliğini geliştirmek amacı ile günümüzde Latin Amerika genelinde yürütülen çoğu bütünleşme projesinin öncelikli hedeflerinden biri, bölge genelinde ulaşım ağlarınının inşasını ve kalkınma projelerini destekleyerek kaynak güvenliğini sağlamaktır.

Terör ve gerilla hareketleri ise 20. yüzyılda Orta Amerika, Kolombiya, Meksika ve Peru gibi bazı Latin Amerika ülkelerinde büyük can kayıplarına mal olan çatışmalara yol açmıştır. Günümüzde ise tamamen sona ermese de terör faaliyetlerinin ülke içi güvenlik sorunları bakımından ikincil planda kalmıştır. Günümüzde Latin Amerika ve Karayipler, dünyanın gelir dağılımı eşitsizliğinin en fazla olduğu bölgelerinden biridir. Irk ve etnik köken farklılıkları da sosyo-ekonomik statü farkı olarak toplumsal sorunlar arasında yerini almaktadır. Bu sosyal sorunlar ve yönetim zaafiyetleri başta olmak üzere çeşitli etkenler çerçevesinde günümüzde şehirlerde işlenen suçlar bakımından günümüzde Latin Amerika ülkeleri, dünyada üst sıralarda bulunmaktadır. Bu çerçevede, cinayet oranları bakımından çoğu çatışma bölgesini geride bırakan Latin Amerika’nın günümzde en önemli probleminin sosyo-ekonomik sorunlar ve şehirlerde işlenen suçlar olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Yolsuzluk ise bu problemlerle ilişkilendirilebilecek bir başka sosyal ve siyasal sorundur. Siyasetçiler hakkında rüşvet alma iddiaları ve soruşturmalar yaygındır. Bir örnek vermek gerekirse Brezilya’da aktif devlet görevlerinde bulunan çok sayıda siyasetçi, yolsuzluk soruşturması geçrimektedir. Son olarak ise eski devlet başkanı Lula, yolsuzluk ve rüşvet suçlaması ile hapis cezasına çarptırılmıştır.

 

Arslan: Latin Amerika ülkeleri içerisinde en önemli bölgeseler aktörler hangileridir, bu aktörlerin bölge politikasına etkileri nelerdir?

Tekin: Tarihsel açıdan Latin Amerika genelinde ön plan açıkan aktörler değişkenlik göstermiştir. Bununla beraber, Meksika ve Brezilya, Latin Amerika’nın coğrafi, ekonomik ve demografik anlamda en büyük iki ülkesi olmaları bağlamında birer bölgesel güç olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Günümüzde Latin Amerika kavramının yerine coğrafi yakınlığın da etkisi ile ekonomik ve demografik anlamda giderek ABD ile eklemlenen Meksika ve Orta Amerika ülkeleri ile giderek kendi içinde bütünleşmeye yönelen bir Güney Amerika arasındaki ayrımdan söz edilebilir. Güney Amerika, bölgesel kalkınma projeleri ve ekonomik bütünleşme hedefleri ile bölgeselleşerek küresel ekonomide rekabetçi bir odak olmayı hedeflemektedir. Bununla beraber, Güney Amerika ülkeleri arasında da ekonomi politikaları hükümet programları ve ABD ile ilişkilerin seyrine bağlı olarak çeşitli gruplaşmalar söz konusudur. Dolayısıyla, belirli aktörlerin yönlendiriciliği ile ortaya çıkan bölgesel bütünleşme projeleri; gerek bölgesel politikaları gerekse bölge dışı ülkelerle siyasal ve ekonomik ilişkileri etkilemektedir.

Güney Amerika’nın bölgesel gücü olan Brezilya; 19. ve 20. yüzyıllardaki en büyük rakibi Arjantin ile işbirliği içine girmiş ve 1980’lerde bu iki ülkeye Paraguay ve Uruguay’ın katılımı ile MERCOSUR (Güney Ortak Pazarı) kurulmuştur. Geçtiğimiz yıllarda Venezuela ve Bolivya da üyelik sürecine girmişler fakat üyelikleri henüz kesinleşmemiştir.

MERCOSUR, başlıca üyeleri Arjantin ve Brezilya’nın sanayileşme düzeylerindeki gelişmişlik, geniş iç pazarları ve doğal kaynak zenginliklerine bağlı olarak kapalı bir bölgesel pazar oluşturmayı ve küresel ekonomide korumacı ekonomi politikalarının şemsiyesi altında bölgesel bir blok olarak rekabet etmeyi hedefleyen bir örgüttür. 2000’lerde ise Chavez liderliğindeki Venezuela; ALBA bütünleşme projesi kapsamında Küba tarzı sosyalist modeli Latin Amerika’ya yaymak hedefi ile kara sınırı olmayan Venezuela, Küba, Ekvador, Bolivya gibi ülkeleri bir araya getiren bir örgüt kurmuştur. ALBA’nın kapsamlı sosyal kalkınma projeleri büyük ölçüde Venezuela’nın petrol gelirleriyle finanse edilmektedir. Diğer taraftan Venezuela, Küba modeli hedefinin yanı sıra uyguladığı dış politika ile de ABD’nin tepkisini çekmiştir. Suriye’nin ALBA’ya gözlemci üye kabul edilmesi gibi adımlar ve gerek Chavez gerekse Maduro dönemlerinde Venezuelalı liderlerin ABD’ye yönelik eleştirileri ikili ilişkilerde gerilime neden olmuştur.

Pasifik İşbirliği ise bölgenin liberal ekonomi politikalarını benimseyen ve ABD ile yakın ilişkileri olan Pasifik kıyısındaki ülkeleri tarafından kurulmuş olup üyeleri Şili, Kolombiya, Meksika ve Peru’dur. Görüldüğü üzere, Latin Amerika’daki bloklaşma eğilimi; Brezilya, Venezuela, Meksika gib yönlendirici ülkeler ekseninde; coğrafi konumla, ülkelerin siyasal ve ekonomik yapıları ve gelişmişlik düzeyleri ile yakından ilişkili olarak şekillenmektedir.

Bununla beraber, günümüzde Latin Amerika’daki bölgesel bütünleşme hareketleri, iç içe geçmiş ve seçmeli bir hal almıştır. Bu nedenle de alternatif ekonomik bütünleşme modelleri sunmakla beraber dışlayıcı değillerdir. Aralarındaki farklılıklar ise büyük ölçüde ülke hükümetlerinin siyasal eğilimleri kadar ülkelerin ekonomik yapıları, doğal kaynakları ve coğrafi konumları ile yakından ilintilidir. Nitekim 2000’li yıllarda ortaya çıkan ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan CELAC ile Güney Amerika ülkelerini bir araya getiren UNASUR; bölgenin ortak sorunlarına ve hedeflerine yönelik işbirliği zemini oluşturmayı hedeflemektedir. Bu girişimlerin bir diğer özelliği ise henüz gerçekleşmemiş olmakla beraber; kalkınma programlarından savunmaya dek pek çok alanda kendi sorunlarına ihtiyaçları doğrultusunda kendisi çözüm üreten, ABD’nin etkisinin olmadığı bir Latin Amerika oluşturma idealidir.

 

Arslan: ABD’nin Latin Amerika ülkeleri ile ilişkileri nasıldır, ilişkileri oluşturan temel etkenler nelerdir?

Tekin: ABD, kuruluş aşamasında iken ulusal sınırlarının bir bölümünü Meksika ile savaşarak genişletmiştir. Küba üzerinde de yayılmacı emeller izlemiş fakat başarılı olamamıştır. ABD, Latin Amerika ülkeleri üzerinde yeni bir Avrupa sömürgeciliği istemediğini, aynı zamanda bu devletler üzerinde yönlendirici olmak istediğini 1823 Monroe Doktrini ile ortaya koymuştur. Bu süreçten II. Dünya Savaşı’na dek geçen dönemde ise ABD’nin önceliği başta küçük Orta Amerika ülkeleri olmak üzere Latin Amerika’da özel şirketler ve yatırımlar aracılığı ile Amerikan ekonomik çıkarlarının tesis edilmesi olmuş, bu amaç için gerektiğinde silahlı güce de başvurmuştur.

1. Dünya Savaşı döneminde Almanya’nın özellikle Güney Amerika’ya nüfuz etme tehlikesi karşısında ABD, bölge ülkelerine ekonomik destek vermiş ve askeri ilişkilerini geliştirmiştir. Savaş sonunda ise bölge ABD dış politikasındaki önceliğini bir süreliğine yitirmiş fakat SSCB’nin Latin Amerika’ya ilgisi ve Küba’da gerçekleşen komünist devrim, ABD’nin bölgede komünizmin yayılması ihtimaline karşı Latin Amerika’da çok sayıda siyasi ve askeri müdahalede bulunmasına neden olmuştur. Yine bu süreçte ABD, komünizm karşıtı olmaları nedeniyle bölge ülkelerinde askeri yönetimlere ve diktatörlüklere destek vermiştir.

1980’lerden itibaren Latin Amerika’da yükselen demokratikleşme dalgası, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler ile son olarak 11 Eylül 2001 saldırıları, ABD’nin dış politikadaki önceliklerinin ve güvenlik kaygılarının Latin Amerika’dan uzaklaşmasına neden olmuştur. Günümüzde ABD, bölge ülkelerine kendi ekonomi ve güvenlik alanlarındaki öncelikleri çerçevesinde yaklaşmaktadır. Bu bağlamda, Kuzey ve Güney Amerikalar genelinde serbest ticaretin yaygınlaşmasını teşvik etmektedir. ABD’nin bir diğer önceliği ise ülkesine yönelik uyuşturucu ticaretinin merkezi olarak gördüğü Kolombiya başta olmak üzere Latin Amerika kaynaklı uyuşturucu ticareti ile mücadele etmektir. Diğer taraftan, ABD’nin bölgesel ekonominin geleceğine yönelik beklentileri bölge genelinden destek görmemiştir. ABD’nin Kolombiya merkezli olarak yürüttüğü Latin Amerika’daki askeri faaliyetleri ise uyuşturucu sorununa yaklaşma biçimi bağlamında çeşitli bölge ülkelerinden tepki görmektedir. Son yıllarda Venezuela’nın ABD’ye yönelik muhalif tutumu, ABD’nin tepkisini çekerken Venezuela karşısında düzenli diplomatik ilişkilere sahip olduğu Brezilya gibi ülkelerin bölgede yönelendirici rol oynamasına destek vermesine neden olmuştur.

 

Arslan: Çin, AB ve Rusya gibi küresel aktörlerin bölgeye yönelik yaklaşımları nasıldır, ne gibi çalışmaları mevcuttur?

Tekin: Günümüzde Çin ve Rusya, siyasal ve ekonomik nedenlerle Latin Amerika ülkeleri ile yakın ilişkiler kurmaya önem vermektedirler. Çin, Tayvan ile olan anlaşmazlığı nedeniyle özellikle Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kendine destek sağlamak amacı ile Latin Amerika ülkeleri ile yakınlaşmaktadır. Özellikle bölgenin küçük ülkeleri, Çin’den aldıkları çeşitli destekler nedeniyle Tayvan ile diplomatik kilişkiler kurmamaktadırlar. Çin’in bölge geneli üzerindeki en önemli etkisi ise 2000’li yıllarda büyüyen ekonomisine koşut olarak Latin Amerika’dan büyük çapta gıda ve hammadde ithal etmesi olmuştur. Bu ticaret; Çin’in ABD ve AB ülkelerini geride bırakarak çoğu Latin Amerika ülkesinin bir numaralı ticaret ortağı haline gelmesine neden olmuş, Brezilya başta olmak üzere bölge ülkelerinin ekonomik yükselişlerine finansman sağlarken bölge ekonomisinin Atlantik ekseninden Pasifik eksenine kaymasına yol açmıştır. Diğer taraftan Latin Amerika ülkeleri Çin için önemli ticaret ortakları arasında yer almamaktadır. Bölgesel altyapı ve ulaşım projelerinin Pasifik odaklı planlanması ise Latin Amerika’nın özgün kalkınma ihtiyaçlarının önüne Çin’e ihracat hedefinin geçirilmesi anlamına gelebilmektedir. Dolayısıyla Latin Amerika, Çin ile artan ekonomik ilişkilerinden yarar sağlamakla birlikte bunun uzun vadede Latin Amerika ekonomilerinde kırılganlığa ve yeni bir bağımlılığa zemin hazırladığı görülmektedir.

Rusya da günümüzde siyasi, askeri ve ekonomik alanlarda Çin düzeyinde olmasa da bölge ile yakından ilgilenmektedir. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ise Çin-Tayvan ilişkisine benzer şekilde Rusya’nın uluslararası kamuoyundan destek sağlamak istediği bir konudur. Bu bağlamda Rusya, bölgede en çok İngiltere’nin hakimiyetindeki Falkland adaları üzerinde hak iddia eden ve uluslararası alanda destek arayan Arjantin ile yakın ilişkiler kurmaya önem vermektedir. Brezilya’nın Çin ve Rusya ile beraber BRICS grubunda yer alması ise Latin Amerika’nın bu ülkelerle ilişkilerini geliştirmesini sağlayan bir diğer etken olmuştur.

Avrupa Birliği, gerek bir örgüt olarak gerekse ülkeler bazında Latin Amerika ülkeleri ile köklü diplomatik ve ekonomik ilişkilere sahiptir. Günümüzde aralarındaki ilişkilerin en önemli konusunu MERCOSUR ile AB arasında süregelen serbest ticaret anlaşması görüşmeleri oluşturmaktadır. Fakat görüşmelerde kısa vadede neticeye ulaşılmaıs beklenmemektedir.

 

Arslan: Türkiye’nin Latin Amerika politikası ile ilgili genel bir değerlendirme yapabilir misiniz?

Tekin: Coğrafi uzaklık başta olmak üzere çeşitli nedenlerle 20. yüzyılda Türkiye-Latin Amerika ilişkileri zayıf kalmıştır. Türkiye’nin Latin Amerika’ya yönelik ilk açılım politikası, dönemin Türk dış politikasında yaşanan gelişmeler ile uyumlu olarak İsmail Cem’in Dışişleri Bakanlığı döneminde 1998’de başlatılmıştır. Fakat ekonomik imkanların yetersiz olması ve iç siyasette yaşanan çeşitli gelişmeler nedeniyle sürdürülememiştir. AK Parti döneminde, 2006 yılı Latin Amerika ve Karayipler Yılı ilan edilerek yeni bir bölgesel açılım politikası başlatılmıştır. Bu dönem, Brezilya-Türkiye-İran işbirliğinde imzalanan Tahran Deklarasyonu, bölge ülkeleri liderleri ve Türk liderler arasında çeşitli üst düzey ziyaretler ve TİKA’nın bölgede faaliyet göstermeye başlaması gibi gelişmelere sahne olmuştur. Bu gelişmelere paralel olarak THY’nin bölgedeki çeşitli destinasyonlara seferler koyması, karşılıklı ticaret hacmi ve turistik ziyaretlerde artış gibi gelişmeler de yaşanmıştır.

Son yıllarda dünyada Türkiye’nin tanıtımına yönelik katkı sağlayan Türk dizileri de Latin Amerika’da çok sayıda ülkede yayınlanmakta ve büyük beğeni toplamaktadır. Bununla beraber, coğrafi uzaklık ve Latin Amerika ülkelerinin bir kısmının izlediği korumacı ekonomik politikaları ile ticari faaliyetler için yoğun bürokratik işlemlere gerek duyulması, ekonomik ilişkilerin gelişme potansiyelini zayıflatmaktadır. Coğrafi uzaklık ve Latin Amerika ülkelerinin yaşadıkları siyasal ve ekonomik sorunlar ise karşılıklı siyasal ilişkileri zayıflatmaktadır. Bu etkenlerin yanı sıra, gerek Türkiye’nin gerekse Latin Amerika ülkelerinin hayati olarak nitelendirilebilecek alanlarda bir diğerinin bölgesinde önemli çıkarlarının bulunmayışı, sürdürülebilir ve kalıcı ortaklıklar geliştirilmesini zorlaştırmaktadır. Bununla beraber, günümüzde gelişmekte olan ülkeler arasında önde gelen ülkeler olan Türkiye ve belli başlı Latin Amerika ülkelerinin dünya siyasetinin işleyişine bakışlarında pek çok ortaklık bulunmaktadır. Bu bağlamda karşılıklı ilişkiler gelişme aşamasındadır ve gelecekte de ekonomik ve siyasal ilişkilerin giderek artması beklenmektedir.

 

Arslan: Latin Amerika’nın geleceği ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Tekin: Latin Amerika, uzun yıllar boyunca önce sömürge ardından da ABD’nin siyasal etki alanı olarak kalmıştır. Okyanuslar ile dünyanın diğer bölgelerinden ayrılmış olması ve dünya ekonomisine hammadde ve gıda üretme dışında ekonomik katkısının zayıflığı, Latin Amerika’yı kısmen izole ve dünya siyasetinde merkezi rolü olmayan bir bölge olmasına neden olmuştur. Sömürge döneminden devralınan idari yapılar ve ekonomik sorunlar, bölgenin kendi içinde de ulaşım, iletişim ve işbirliği imkanlarının da zayıf kalmasına neden olmuştur. Günümüzde Latin Amerika, homojen bir bir bölge olmayıp alt coğrafi bölgeleri bağlamında kendi içinde işbirliğini geliştirmeye yönelmektedir. Bununla beraber günümüzde bölge genelinde bölgesel ilişkileri kalkınma odaklı olarak geliştirmek ve dünya ekonomisine bütünleşmiş bir bölge olarak katılım hedefleri önem kazanmıştır. İlaveten Latin Amerika, dünyanın en önemli tatlı su kaynaklarına, zengin petrol ve doğal gaz yataklarına ve büyük bir gıda üretim kapasitesine sahiptir. Bu etkenler çerçevesinde, Latin Amerika’nın gerek ülkeler bazında gerekse alt bölgeleri bağlamında dünya siyaseti ve ekonomisinin geleceğinde oynayacağı rolün giderek artacağı öngörülebilir.

 

 

Bir Cevap Yazın