Yelda Yanat Bağcı ile Balkanlar Benim Yurdum belgeseli üzerine konuştuk.

Balkanlar Benim Yurdum belgesi yapımcı yönetmeni Yelda Yanat Bağcı ile Bulgaristan ve Balkanlar’daki Türkler hakkında konuştuk. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV Sinema bölümünü bitiren Yelda Yanat Bağcı daha sonra aynı bölümde yüksek lisans ve doktora yaptı. 1997’den itibaren televizyon ve sinema sektöründe çalışmaya başladı. 2003 yılında Hollandalı Fatusch Productions ile çalışmaya başlayan Yelda Yanat Bağcı bundan sonra kariyerini belgesel film üzerine odakladı. Aynı zamanda akademik çalışmalarını da yürüten yönetmen 2007-2011 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV Sinema bölümünde ve İstanbul Aydın Üniversitesi’nde çeşitli dersler verdi. 2010 yılına kadar Fatusch Productions ve Hollanda devlet televizyonu AVRO için belgeseller üreten ve birçok büyük belgesel projesinin editörlüğünü üstlenen Yelda Yanat Bağcı 2011-2015 yılları arasında Al Jazeera televizyonunda belgesel yapımcısı ve yönetmeni olarak çalıştı. Halen Al Jazeera ve diğer uluslararası belgesel kanalları için filmler üreten yönetmen Hasan Kalyoncu Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde öğretim üyesidir ve belgeselleri birçok uluslararası festivalde gösterilmektedir.


Ömer Yılmaz: Belgesellerinizin konusunu belirlerken itici güç nedir? “Ben Miki Cohen’in hikayesini anlatacağım ya da Bulgaristan Türkleri ile alakalı belgeseli yapmalıyım!”  fikrine gelene kadar geçen zihin sürecini merak ediyoruz.

Yelda Yanat Bağcı: Ben yaklaşık 15 senedir belgesel yapıyorum ve uzmanlık alanım azınlıklar, insan hakları, işçi hakları, çocuk hakları yani insan hikâyeleri. Zaten sadece bunu yapıyorum. Ve sosyal içerikli, bir meselesi olan belgeseller. Doğa belgeselleri yapmıyorum, kültür-sanat belgeselleri yapmıyorum. Dolayısıyla zaten meselelere hep böyle yaklaşıyorum ve filmlerin içeriği hep bunlar. Balkan Savaşları’nın 100’üncü yılı dolayısıyla Balkanlar’daki azınlıklarla ilgili bir iş yapmak istedim. Yani o 100’üncü yıla hem atıfta bulunalım hem de bu yüzyılda neler olmuş bitmiş, ne gibi değişimler olmuş ve şu anda Bulgaristan Türkleri ne durumda bunu öğrenmek için. Bu sebeple de 2012 yılında bir ön araştırma turu kapsamında 12 bin kilometre yol yaptım Balkanlar’da. 100-150 aile ile görüştüm, onların hikâyelerini dinledim ve fark ettim ki aslında Türkiye’de birçok şeyin farkında değiliz. Evet, 1989 göçünü hayatımızı etkilediği için biliyoruz, Balkan Savaşları’nı biliyoruz ama bugün neler olup bittiğini bilmiyoruz. Bulgaristan Avrupa Birliği üyesi ve herkes zannediyor ki orada her şey çok yolunda, azınlıklar belirli haklarına kavuşmuş durumda ve belirli bir özgürlük alanı içinde yaşıyorlar. Hâlbuki durum öyle değildi, sadece dışarıya öyle yansıtılmıştı. Yani dolayısıyla Balkan milletleri içinde en çok Bulgaristan benim ilgimi çekti. Bu nedenle bu filmi yapmaya karar verdim ve hikâyeler çok etkileyiciydi, tanıştığım insanların hikâyeleri çok etkileyici, vurucu ve söylenmemiş hikâyelerdi, bu da çok önemli. Sürekli söylenmiş bir şeyi tekrar tekrar söylemekten de çok hoşlanmıyorum ben. Hani bilinmeyen, duyulmamış, söylenmemiş ve hatta mümkünse söylenmemesi tercih edilmiş öyküleri tercih ediyorum.

Yahudi Derviş de aslında öyle bir hikâye. Yani Yahudi Derviş’le biz kimseye yaranamadık. Yahudi Derviş’ten kimse mutlu olmadı, çünkü insanlar görmek istemiyorlar bu hikâyeleri. Kendi bildiklerine, gördüklerine, inandıklarına çok ters bir şey. Dolayısıyla onların dünyalarını biraz sarsıyor bu filmler. Bulgaristan Türkleriyle ilgili yaptığımız film de böyle oldu, özellikle Bulgarları çok sarstı. Çünkü kendi iddialarına, bildiklerine ve göstermeyi seçtiklerine çok aykırı bir filmdi. Dolayısıyla da büyük bir karşı kampanya oldu. Ama dediğim gibi temelinde şu var: Hani söylenmemiş bir hikâye olsun, mümkünse insan hikâyesi olsun, hayatta olsun bu insanlar. O yüzden de aslında tarihi belgeseller çok fazla yapmıyorum. Yani yaşayanlar söylesin. Hani “mış mış, miş miş” belgeselleri yapmıyorum. Hani dedemin babaannesinin ona söylediğine göre şöyle olmuş şeklide. Dolayısıyla, aslında burada itiraz edilebilir çok fazla bir şey yok. Çünkü insanlar kendi hikâyelerini anlatıyorlar. Belgeselin konusunu seçmemin sebebi buydu.

Yılmaz: Peki bu ön araştırmanın derinliğinin karşılığı olarak 40 dakika hikayenizi anlatmaya yetiyor mu?

Bağcı: Yani 40 dakikada anlatmak çok zor, meselenin tamamını anlatmaya çalışıyorsunuz çünkü. Yani Yahudi Derviş’teki gibi bir meselenin bir bölümünü 40 dakikada anlatmak kolay. Ama bir meselenin tamamını 40 dakikaya sığdırmak oldukça zor bir şey. Bir de biz bunu uluslararası seyirci için yapıyoruz. Dolayısıyla bir Nijeryalı’da izlediğinde örneğin ki Nijeryalı da izliyor. Bulgaristan nerede, Türkiye Bulgaristan’ın neresinde, bunların ne gibi tarihi bağları var bunu hiç bilmiyor. Dolayısıyla bunlarla ilgili de birtakım ipuçları vermek zorundasınız.

Yılmaz: Çok kısa herkesin bildiği ipucu mahiyetinde bilgiler vardı zaten.

Bağcı: Uluslararası seyirci için yaptığımızdan dolayı bazı temel bilgileri vermek zorundaydık. Bu bilgiler nedir? Yani Türkiye’yle, bugünkü Türkiye sınırlarının, bugünkü Bulgaristan sınırlarıyla komşu olduğu, tarihsel bir bağı olduğu. Tarihsel bağı da Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlar’ı da sınırları içine alması ve oranın burayla doğrudan bağlantılı olması ve hatta bütün yöneticilerinin, üst düzey yöneticilerinin Balkan kökenli olması, bütün üst düzey ordu mensuplarının Balkanlar’da yetiştirilmesi. Dolayısıyla, Türklerin neden orada olduğunu da anlatabilmek için bu bağı biraz anlatmak gerekiyordu. Çünkü uluslararası seyirci bilmeyecek. Bulgaristan’da Türklerin ne işi var? İşte Osmanlı İmparatorluğu vardı, bir bütündü ve tamamında, bütün eyaletlerinde karışık bir yapı vardı, her tür etnik kökenden insan vardı, bunlar içinde Türkler de vardı ve 500 yıl boyunca Bulgaristan’da da vardılar.

Yılmaz: Aslında bu, belgeselin hükümetin Yeni Osmanlıcı tutumuna bir politik malzeme olarak üretildiği iddialarına da bir cevap niteliği taşıyor söylediğiniz? Ele alınan konunun özünde, kaynağında Osmanlı Devleti var diyorsunuz, o anlatılmadan eksik kalacaktı?

Bağcı: Tarihi bir şeyden bahsederken Osmanlı yanlısı olun ya da olmayın bir önemi yok. Sizin tarihiniz bu. Yani şurayı dönün, şu çeşmenin üzerinde yazanları okuyun. Okuyabilir misiniz? Okuyamıyorsunuz, neden; farklı bir alfabe var. Ama okuyamamanız onun sizin geçmişiniz olduğu gerçeğini değiştiriyor mu? Hayır değiştirmiyor.

Dolayısıyla, Osmanlıyı reddederek bir Türkiye tarihinden bahsetmemize imkân yok. Osmanlıyı reddederek bir Balkanlar tarihinden bahsetmemize imkân yok. Osmanlıyı reddederek bir Kuzey Afrika tarihinden bahsetmemize imkân yok. Devam edebilirim yani.

Dolayısıyla çok önemli. Tarihi izleri, kültürel izleri, sosyolojik izleri çok önemli, bahsetmek zorundasınız. Hâlbuki biz filmde, hani bizi onunla çok eleştirdiler ama iki cümledir Osmanlıyla ilgili söylediğimiz şey, bu kadar. Burada Osmanlı vardı ve o yüzden Türkler buradalar. Ama tabii Bulgarlar bunu da duymak istemediler. Çünkü müthiş bir Osmanlı alerjileri var. Haklıdırlar, değildirler ayrı bir tartışma konusu ama işte Bulgaristan’ın Osmanlı’dan önce de var olduğu ve bundan bahsetmeyerek Bulgaristan’ı Osmanlı ile var olmuş gibi göstermekle bizi suçladılar. Hâlbuki şöyle bir şey var. Herhangi bir film için bunu söyleyebiliriz. Yani kısa filmden reklama kadar, işte uzun metraj kurmacadan, belgesele kadar aynı şey, aynı kural geçerlidir ki bir meseleyi bir yönüyle ele almak zorundasınız. Çünkü bir süre sınırlamanız var. Yani biz burada kalkıp Bulgaristan’ın işte Milattan Önceki nasıldı, sonar ne oldu nereye geldi buralardan başlayamayız. Çünkü anlatacağımız meselenin orayla bir bağlantısı yok. Bizden beklentileri bu. Yani gelen eleştiriler işte Osmanlıdan önce de Bulgarlar buradaydı bundan neden bahsetmediniz şeklinde. Tabii çok akıl dışı bir eleştiri bence.

Yılmaz: Yani Kuzey Afrika milletleri, Bulgarlar veya Boşnaklar Osmanlısız bir tarihten  bahsedememeliler ?

Bağcı: Şu çok acı: Diyor ki Osmanlı geldi, bizi asimile etti, bize tecavüz etti, bizi kaçırdı, zorla asker yaptı. Bir milletin var oluşunun 500 yılını böyle tanımlaması çok acı bir şey. 500 yıldan bahsediyoruz çünkü. Bir kere bu bir toplum hafızası olarak, toplumsal hafıza olarak çok hastalıklı bir durum. Ama tabii burada Rusya gibi büyük bir devlet, özellikle komünizm döneminde  yayılmak için Osmanlıyı kötülemek zorundaydı. Geçmişle bağı kesmek zorunda ki yeni bir aidiyet oluşturabilsin. Bunlar Rusya’nın Balkanlar üzerindeki politikalarının sonuçları. Ancak bugün acı olan şu: 2015 senesinde hâlâ bu beyin yıkanmışlığının etkilerinin görünmesi , hem de Avrupa Birliği üyesi bir ülkede, bugün “Basın özgürlüğü, basın özgürlüğü, basın özgürlüğü” diye bağırdıkları bir çağda basın mensuplarının dahi beni tehdit etmesi örneğin. Anlatabiliyor muyum? Filmi kaldırmazsanız sizi şöyle yaparız, böyle yaparız şeklinde bana mesajlar göndermesi. Belgesel, benim filmlerimin çoğunun da teması olan Batının ikiyüzlülüğüyle alakalı. Yani Fransız bir gazeteci öldürüldüğünde bu çok büyük bir sorun, ama Türk bir gazeteci öldürüldüğünde evet sorun ama daha az bir sorun, daha küçük bir sorun gibi bakılması. Ve bizim meseleleri kendi bakış açımızla anlatmamıza hiç alışkın değiller. Aslında en büyük temel problem bu. Türklerin, Türkiye’nin, Türk kökenlilerin kendi bakış açısından uluslararası medyada kendilerini ifade etmesine hiç alışkın değiller. Bu yüzden de müthiş bir tepki oluştu. Yani siz nasıl böyle bir şey söylemeye cesaret edersiniz, bir de  bunu İngilizce söylersiniz, hem de milyonlarca seyirciye söylersiniz, bunu nasıl yapabilirsiniz tepkisi doğdu. İşte biz de bal gibi söyleriz dedik, söyleyeceğiz de. Buna alışmaları lazım artık.

Yılmaz: Balkan Türklerinin isimlerinin zorla değiştirilmesi en çok dikkatimi çeken noktaydı. Direkt ve dolaysız bir şekilde kimliği hedefleyen asimilasyon örneği. Uzun yollar yapıp sayısız insanın hikayesini dinlemişsiniz; bizim kırk dakikanın içinde göremediğimiz, sizin yer vermeye fırsat bulamadığınız yine böyle kimliğe saldıran uygulamalardan bahsedildi mi?

Bağcı: İsim meselesi tabii artık Türklerin geldiği son nokta, bardağı taşıran son damla. Oraya kadar zaten çok çekmişler. Protestolarda bayağı bildiğimiz üzerlerine ateş filan açılıyor. Tanklarla köylere giriliyor, ismini değiştirmeyi kabul etmeyenler Belene örneğinde olduğu gibi birtakım çalışma kamplarına götürülüyor ve o insanlardan bir daha hiç haber alınamıyor. Orada işkenceler görüyorlar yıllarca. Bunlar benim röportaj yaptığım nesilden bir önceki nesil. Onlarla tabii röportaj yapma şansımız olmadı, hayatta değiller çünkü. Biz bir sonraki nesille yaptık. Onlar biraz daha kendilerini ifade edebilme yolunu bulmuşlardı. En azından bir parti oluşturmuşlardı, parlamentoya girmişlerdi. Biraz biraz seslerini duyurmuşlardı. Tabii ki keşke hayatta olsalardı ve keşke o ilk nesille, o işkencelerden kurtulmuş, kampların içini görmüş nesille de röportaj yapma şansım olsaydı. Ama ben bir yönetmen olarak, demin de söylediğim gibi.  Yani mış mış hikâyelerini çok sevmiyorum. Çünkü tartışmaya çok açık. Hafıza çok yanıltıcı bir şey. Yani bu bilimsel bir gerçektir ki size babaanneniz 6 yaşında bir hikâye anlatmış olabilir ve sizin politik görüşünüz,inançlarınız, yaşadılarınız zamanla hafızanızda o hikâyeyi şekillendirmiş olabilir. Şu anda çok fazla mail alıyorum. Tabii Bulgaristan’daki tek azınlık Türkler değil. Bulgaristan’da Pomaklar ve Çingeneler var. Pomaklar ve Çingeler de çok ciddi sıkıntılar yaşıyorlar. Öyle sıkıntılar yaşıyorlar ki, örneğin 89 göçünde Türkiye, Bulgaristan’daki Türkler için kapıları açtığında 50 binin üzerinde Pomak da, o sıkıntılardan kurtulmak için biz de Türk’üz deyip sınırlara gelmiş. Aslında Türk kökenli olup olmadıkları da tartışmalı olmakla birlikte. Ancak şahsi olarak bir insan ben Pomağım diyorsa hiç kimsenin kalkıp ona hayır sen Pomak değilsin deme hakkı olduğuna inanmıyorum. Orada yaşayan Türk kökenli insanların bir kısmı belki kendilerini Bulgaristan vatandaşıyım, ben Bulgar’ım diye ifade ediyor. Buna kimsenin kalkıp da “Hayır sen Türksün” deme şansı yok. Bir insan kendini nasıl niteliyorsa öyledir. Bulgaristan bu konuda zorluk yaşıyor. Pomakların Pomak olduğunu kabul etmekte, Çingenelerin Çingene olduğunu kabul etmekte, Türklerin Türk olduğunu kabul etmekte zorluk yaşıyor. Ve bütün bu baskıları diğer azınlıklara da yapıyor. Çingenelere ve Pomaklara da yapıyor. Siz Bulgarsınız, Bulgaristan’da Bulgar’dan başka kimse yoktur, Türk yoktur. Bunlar Osmanlının zorla Müslümanlaştırdığı Bulgarlardır, kendilerini Türk zannediyorlar ama aslında değiller diyor. Hâlâ bunu diyen birtakım politikacılar var. Dolayısıyla aslında ben isterdim ki, yani oradaki Çingenelerin, Pomakların da hikâyelerini anlatabilelim farklı bir filmde. Ancak tabii ki şu anki yaşadıklarımızdan dolayı çok mümkün gözükmüyor bir süre benim Bulgaristan’a gidip film çekmem.

Yılmaz: Lora adında Bulgar kökenli İngiliz vatandaşı bir arkadaşım vardı. O bir vasıtayla Türkiye’ye gelmişti, babaannesinin Türk olduğundan ve Türklerle ilgili çokça hikâye anlattığından Türkiye’yi bir an önce gezmek istediğini bu sebeple burada olduğunu söylemişti. Çok şaşırmıştım sadece bu merakından kaynaklı  Türkiye’ye gelip görme isteğine, bu arzuyu taşımasına.

Bağcı: Kökenler çok önemli. Önemli değilmiş gibi gözükse de birtakım genetik kodları taşıyorsunuz. Diyelim ki çok marjinal bir ailede yetiştiniz, aslında o kültüre çok aykırı ve zannediyorsunuz ki hiçbir şey almadınız o kültürden. Hâlbuki bir şey çıkıyor, ufacık bir şey yani. Şu çay bardağını tutarken küçük parmağınızı kaldırmanız bile, anlatabiliyor muyum? Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki, bu coğrafyadan bir kültürün faşizmini yapmak kadar saçma bir şey olamaz. Çünkü bir İmparatorluğun temelleri üzerine oturuyoruz. Belgeselcilerin de genelde yanılgıya düştüğü, unuttuğu yer şudur ki bizim çok kültürlü bir toplum olduğumuz ve bu çok kültürün etkilerini, ne kadar silmeye çalışırsanız silin, kaç askeri darbe yaparsanız yapın silemeyeceğinizdir, silemezsiniz. Yani siz Yunanlıları Anadolu’dan kovabilirsiniz, ama hâlâ dolma yapıyorsunuz değil mi, yaprak dolması, yaprak sarması yapıyorsunuz. Yunanlıları aslında hiçbir yerden kovduğunuz yok. Anlatabiliyor muyum? Bunu söylersem anneannem çok kızacak belki ama ben Trabzon kökenliyim örneğin. Büyük sivri burun yapısı Grek burun yapısıdır. Rum Pontus kökenlidir Karadeniz. Bunları silebilir miyiz? Ben bu burnu gidip estetik yaptırsam? İzlerini silebilir miyim ki ,o izleri çok sevdiğim için yaptırmıyorum. O izi taşımaktan gurur duyuyorum. Çünkü bu benim kültürel kökenim.

Ve değindiğimiz şeyler aslında bu kırılma noktalarıydı. Osmanlının yıkılışı Balkanlar’da çok önemli bir toplumsal izdir, yaradır, bellekte yer etmiştir. Olumlu ya da olumsuz bu tartışılır. E, daha sonra komünizmin gelmesi, komünizmin buradaki azınlıklara çok büyük baskı yapması ve Rusya’nın etkisiyle bir homojenleştirme çabası, toplumu homojen bir hale getirme çabası derin biz iz bırakmıştır. Daha sonra zorunlu göçler. Bakın göçler de toplumsal hafızada derin izler bırakır, derin yaralar bırakır. Çünkü insanları topraklarından, kültürlerinden, geçmişlerinden ayırıyorsunuz. Demin bahsettiğim kültürel izlerden ve genetik kodlarından zorla koparmaya çalışıyorsunuz ve bunu isteyerek yapmıyor insanlar. Yani orada kalmak istiyorlar ama kalamıyorlar. Bu da çok derin bir yaradır, onu öyle çok kolay üstünü örtmeye çalışarak kapatamazsınız. Bulgarlar da kapatamazlar ve kapatamayacaklar. Çünkü bahsettiğimiz 400 bin insanı siz yuvasından ettiniz, köklerinden kopardınız ve göç etmeye zorladınız. Bu sadece 89’da olan göç. Bunun öncesinde de 50’lerde olan göçler var, 1900’lerin başlarında olan göçler var. Balkan Savaşları döneminde 1,5 milyon insandan bahsediliyor. Tarihçilerin bugün bahsettiği rakam bu. Yani, 2,5 milyon katledilen Müslümanlar, bunların kaçı Türk bilmiyoruz ama Müslüman olduğunu biliyoruz. 1,5 milyon da zorunlu göçe tabi tutulan Müslüman var. Bu yaraları böyle üstünü örtmeye çalışarak ve insanları susturmaya çalışarak kapatamazsınız. Bu yaralar ancak konuşarak, uzlaşarak ve özür dileyerek kapanır. Ve tekrarlamayarak, daha derin yaralar açmayarak… Başka türlü kapanmaz.

Yılmaz: Türkiye’de Türk olmakla Balkanlar’da Türk olmak arasında çok fark var ve bunu atalarının orada yaşamış olmalarından kaynaklandığına referans veriyorlar. Mesela ben Türkiye’de doğmuş, Türkiye’de büyümüş bir insan olarak bunu hissedemiyorum. Söylemesi, ‘Gelin Türkiye’de yaşayın.’ demesi çok kolay. Sizin bizzat şahit olduğunuz bu hisler nasıl bir etki bırakıyor tarif edebilir misiniz?

Bağcı: Gerçekten insan onu hissediyor. Yani bu kadar zorluğu niye yaşıyorsunuz, hadi gelin Türkiye’ye. Bir kere Bulgaristan bugünkü konumu itibarıyla ekonomik olarak çok kötü bir durumda. Üretim yok, genç nüfus yok, bütün genç nüfus Avrupa’ya kaçmış vaziyette. Bulgaristan’ın aslında bugün oradaki Türklere verebileceği şey Türkiye’nin onlara verebileceğinden çok az. Ve birçok insan orayı bırakıp çoktan Türkiye’ye gelirdi. Çünkü açık sözlü olmak gerekirse Bulgaristan’a oranla Türkiye ekonomik olarak da şu anda daha iyi, daha çok üretiyor, genç nüfusu var ve geleceği daha parlak.

Ancak bu insanlar bunu bir tarihi ve kültürel sorumluluk olarak ve bir miras olarak görüyorlar. Emel Balıkçı Şakir vardı, sonunda o işte Türkiye’de Türk olmak çok kolay kızım, burada Türk olmak çok zor diyen ve aslında filmin de sloganı haline gelmiş olan cümleyi söyleyen ablamız. Diyor ki, ben bunu anneannemin, ninelerimin bir mirası olarak görüyorum. Nedir o miras? Mesela Emel abla köyleri dolaşıp unutulmaya yüz tutmuş Türkçe ninnileri kaydediyor. Yaşlılarla konuşuyor, onların o ninnileri, manileri, türküleri kayıt altına alıyor ve bunu bir görev olarak, yani gelecek nesillere bir görev olarak ve bırakılması gereken bir miras olarak görüyor. Balkanlar’da beni en çok etkileyen şu oldu: Bulgaristan’da örneğin binlerce kilometre yol yapıyorsunuz, binlerce kilometre dağa tırmanıyorsunuz, eksi 25 derece, belinize kadar kar var. Bir dağ köyünde 3 – 4 metrekare bir köy kahvesine giriyorsunuz, televizyon açık ve orada Türk televizyonu açık, Türk kanalları açık. Bu insanlar hayatlarında hiç Türkiye’ye gelmemişler, Türkiye sınırını hiç geçmemişler, onların babaları, dedeleri, hatta belki dedelerinin dedeleri de Türkiye’ye hiç gelmemiş. Ama hepsi Türkçe konuşuyor. Nereden geldiniz diye soruyorlar, Türkiye’den geldik diyorsunuz ve ağlamaya başlıyorlar. Yani çok enteresan. Gerçekten ben bunu daha önce hiç yaşamadım. Yani Filistin’de filan biraz böyle hani Türkiye’ye karşı bir hassasiyet var, bir sevgi var filan ama Balkanlar’daki bana söylenen bir cümle var. Mesela beni çok etkilemişti. Yani kayıt dışında söylenen bir cümleydi. Dediler ki yani Türkiye nezle olsa biz burada grip oluruz. Çok etkili. Anlatabiliyor muyum? Türkiye’de bunun farkında değiliz. Ne kadar etkili olduğumuzun farkında değiliz. Çünkü birçok toplum şöyle bakıyor. Bakın o kadar önemli bir konuma, yere sahip ki Türkiye. Bosna-Hersek’te bir savaş oluyor, Boşnaklar Türkiye’ye geliyor. Balkanlar’da bir zorunlu göç oluyor Balkan milletleri Türkiye’ye geliyor. Dikkat ederseniz sadece Türkler demiyorum. Kafkaslarda Ruslar asimilasyon yapıyor, cinayetler işliyor, zorunlu göç yapıyor Kafkaslar Türkiye’ye akıyor. Suriye’de bir savaş oluyor, yani bugün hani biz bunu eleştiriyoruz, belki rahatsızız filan ama ben şu anda üzerinde çalıştığım için çok netlikle söyleyebiliyorum. Hani dünyada en çok Suriyeli sığınmacı Türkiye’de var. Dolayısıyla insanların o hassasiyetlerini böyle anlayabilirsiniz. Bu adamlar yarın öbür gün yine bizi kesmeye, doğramaya, işkence etmeye, asimile etmeye çalışırsa biz nereye gideceğiz? Türkiye’ye gideceğiz. İkincisi, kültürlerine olan bağları.. Komünizm döneminde Türkçe konuşmak yasak, camilere gitmek yasak. Kültürle bütün bağı kesmeye çalışmışlar.

O yüzden de bir direnç oluşmuş bütün toplumlarda olduğu gibi. Bastırmaya çalıştıkça bir direnç oluşmuş, onu da görüyorsunuz. Türkülere bir düşkünlük var. Hemen size bir Balkan türküsü söylemeye çalışıyorlar mesela ya da diyor ki anneannemi kaydetmiştim işte vefat etmeden önce, size izleteyim bakın işte Balkan Türkleri. Fotoğraf göstermeye çalışıyorlar eskilere dair. Bunlar tabii kayıt dışında olan ve bizim onlarla empati kurmamıza yardımcı olan anekdotlar. Ve bu sürecin sonunda ben o kadar hikâyenin içindeydim ki, yani ben çekime gittiğimde zaten hikâye benim bütün damarlarımda, bütün hücrelerimde filan dolaşıyordu. Hatta ben sanki Balkan Türküydüm filan, yani öyle hissederek gittim. Hikâyenin bütün, yani pazılın bütün parçaları kafamda tamdı. Örneğin ben daha once  röportajda da söyledim Al Jazeera’nin Sayfasında yayınladığımız. Ağladığımız yerler oldu çekerken. Gerçekten , mesela bunun Türk olmakla, Kürt olmakla, işte Bulgar olmakla filan ilgisi yok; bunun insan olmakla ilgisi var. Karşınızda bir insan yaşadığı acıları anlatıyor ve siz de empati kuruyorsunuz ister istemez. Eğer insani yönünüz, duygusal yönünüz körelmemişse ne olursa olsun empati kuruyorsunuz ve ben özellikle Emel Ablayla yaptığımız röportajda artık gözyaşlarımı tutamaz duruma gelince şöyle kafamı çevirdim. Yani kameraman arkadaşımdan güç alabilmek için, hani kendimi toparlayayım diye. Bir döndüm ki kameramanım benden beter, bir paket peçete bitirmiş ağlıyor hıçkıra hıçkıra. Yani bu insan olmakla ilgili bir şey. Böyle girdik işte hikâyenin içine. Aslında kayıtta gördüklerinizden çok da farklı değil, sadece daha fazlası var, öyle söyleyeyim. Çok daha fazlası var. Çünkü biz 1,5 aya yakın çekim yaptık, yani 40 dakika izliyorsunuz ama ben 1,5 ay bilfiil çekim yaptım.

Yılmaz: Peki meselenin Türk diasporasına bakan yönüyle ele alınması gerekirse bununla alakalı ne söylenebilir?

Bağcı: Diaspora açısından çok da farkında değiller. Diaspora Almanya’daki Türklerin farkında, yani Batı Avrupa’daki Türklerin farkında, işte Amerika’da biraz örgütlenmiş durumda filan ama. Yani Balkan Türkleri gerçekten biraz kaderlerine terk edilmiş durumdalar.

Yılmaz: Hemen onu soracaktım.. Bulgaristan Türklerinin bu kendileri adına çabaları, bir parti kurma, dernekleşme çabaları gözden geçirildiğinde eksik olan nedir? Daha ne yapabilir Bulgaristan Türkleri ?

Bağcı: Daha ne yapmalılar? Birkaç dernek var. Mesela Rumeli Balkan Derneği diye bir dernek var. Bunlar 89 göçüyle Türkiye’ye gelip buraya yerleşmiş, bir kısmı Bulgaristan’a dönüp tekrar Türkiye’ye gelmiş Türkler. Bunların birtakım çalışmaları var. Yani bir partinizin olması o partinin illa yapması gereken her şeyi yaptığı anlamına gelmiyor.

Türkçe ders meselesi var. Hani 90’lardan  beri bu parti parlamentoda ama bir Türkçe ders olayını çözememişler mesela. Bunu Emel Balıkçı Şakir de orada söylüyordu. Dolayısıyla daha yapılacak çok şey var. Hâlâ 2011 senesinde camilere baskınlar düzenlendiğini, insanların darp edildiğini görüyoruz. Onların yapacakları aslında uluslararası birtakım kurumlarda haklarını aramak. Bulgaristan’a sıkışıp kalmamak, korkmamak ve mevzuyu anlatmak. Tabii zor, bana soruyorlar, siz Bulgaristan’da olsaydınız bu filmi yapabilir miydiniz diye? Çok zor. Neden; çünkü orada yaşıyorsunuz sonuçta. Oranın gerçekleriyle, oranın siyasetiyle yaşamak zorundasınız. Biz dışarı çıkabiliyoruz, hani bizim kaçış alanımız var. Söyleyip çıkabiliyoruz. Onlar çıkamıyorlar. O pozisyonda söyleyip,  arkasından oluşan durumla yaşamak zorundalar. Ama Avrupa Birliği üyesi olmak sadece Avrupa Birliğinden gelen paraları yemek anlamına gelmiyor. Yerine getirmek zorunda olduğunuz yükümlülükleriniz var. Bu yükümlülüklerden en önemlisi de azınlık haklarını sağlamak. Yani Avrupa’nın bugün bizim başımızın etini yemesinin sebeplerinden bir tanesi olan azınlık hakları 2007’de Avrupa Birliğinde kabul edilmiş ve üzerinden 8 sene geçmiş, 9’uncu seneye girdiğimiz bir dönemde Bulgaristan’da yok. Bunu gidip aslında Avrupa Birliğine şikâyet etmek lazım. Türklerin yapması gereken bu. Organize olup bunu Avrupa Birliği İnsan Hakları Komisyonunda ve mahkemelerde takip etmek.

Yılmaz: Bu son söylediğiniz bir uyanış,farkındalığın artması meselesi. Türkiye bu konuda destek amacıyla politik olarak neler yapılabilir? Uluslararası hukuk Türkiye’ye nasıl bir sınır çiziyor?

Bağcı: Tabii ki sonuçta kendi içişleridir, orası kendi parlamentosu olan, kendi sınırları olan bir ülke. Ona başka bir ülkenin iç mevzusu olan bir şeye müdahil etmesi çok zor. Doğru da değil. Bir kere Türkiye’nin Balkanlar’la ilgili özellikle son 10 yılda artan çalışmaları var, TİKA diye bir kurum var örneğin. Onun üzerinden Balkanlar’a çok yatırım yapılıyor. Bu daha çok kültür üzerinden, yani kültürel yatırım. Kültür merkezleri açılıyor, Türkçe dersleri veriliyor filan. Ancak Bulgaristan buna da tepkili. Yani TİKA orada herhangi bir yatırım yapamıyor ya başka kurumlar üzerinden yapıyor ya da şahıslar üzerinden birtakım destekleri olabiliyor. Bulgaristan direniyor, direnci var. Türkiye’den gelen her şeye tepki gösteriyor hükümet bazında, siyaset bazında. Örneğin Kapıkule sınır kapısı yapılırken Bulgaristan tarafı çok kötü durumdaydı hiç geçtiniz mi karayoluyla bilmiyorum ama. Hani Kapıkule’den Bulgaristan’a geçtiğinizde sanki böyle 3-4 çağ geriye atlamışsınız gibi bir durum var. Yollar çukur içinde, doğru düzgün bir otoban yok. Hatta ben bizim şoförümüze demiştim ki, ya bir otobana çık artık. Yani sallanmaktan içim dışıma çıktı. O da efendim uluslararası yoldayız, yani otobandayız zaten dedi. Anlatabiliyor muyum? Ekonominin kötülüğünden dolayı bakımsız bir ülke. Bizimkiler Kapıkule’yi yaparken şunu teklif etmişler. Biz sizin tarafı da yapalım. Tamam, sizin hani durumunuz yok, biz bu yolu yapalım, hatta yolun da bir kısmını, çünkü bizim Türk tırları da sonuçta buradan geçiyor bunu biz karşılıksız olarak yapalım. Bunu mesela bir küfür gibi algılamışlar Bulgarlar. Türkiye gelecek de bizim yolumuzu yapacak ne demek ve hâlâ o bozuk, kırık, dökük, yamalı yolları kullanmaya devam ediyorlar. Böyle bir direnç var işin açıkçası. Dolayısıyla Türkiye ne yapmaya kalkarsa kalksın resmi yoldan karşısında bir direnç buluyor. Bunun dışında, bizim ilk 30 gündemimizde, aslında ilk 50 gündemimizde Bulgaristan yok şu anda. Belki bir Avrupa Birliği süreciyle ilgili görüşmelerde ve işte Türkiye için yeni fasılların açılması söz konusu olduğunda bir temas başladı. Çünkü veto edecek ülke sayısını azaltmaya çalışıyor Türkiye. İşte Sayın Davutoğlu’nun bir ziyareti oldu Bulgaristan’a. Bizim filmin yayınlanmasından bir hafta önce. Bunu da mesela tesadüf değil, bu kesinlikle bir komploydu filan diyorlar ama. Aslında tamamen bir tesadüf. Birtakım temaslar tabii ki kuruluyor ama şu anki gündemimiz daha çok Rusya ve Suriye meseleleri.

Yılmaz: Bulgaristan Türkleri ile ilgili eğer sadece bir belgesel bu kadar yankı uyandırıyorsa, uluslararası ilişkilere bu filmin bir etkisi olacak mı diye de bir soru geliyor akla…

Bağcı: Öyle bir beklenti olduğunu biliyorum ama tabii sonuçta bu bir film. Yani Bulgarlar her ne kadar filmi Türkiye’nin siyasi bir hamlesi gibi göstermeye çalışsalar da sonuçta bu bir film. Hiçbir ülke başka bir ülke tarafından filmle falan fethedilmemiştir. Böyle bir şey yok. Bu film de bunu sağlamayacak. Ancak birtakım uyanışların olacağına şüphe yok, ben şunu söylüyorum: Ülke içinde konuşulmaya başlamasına neden olması bile bir filmin yapabileceği en büyük devrimdir. Ve ben bir film yapımcısı olarak, yönetmeni olarak yapabileceğim en büyük görevi yerine getirdim. Bunun ötesinde bir şey artık gerçekten bilim kurgu olur. Bizim oturup kurmamız, bu filmin sonucunda işte Bulgaristan Türkleri uyanır da devrim yapar da filan. Hani böyle bir şey tabii ki olmayacak. Ama bunu konuşmaya başlamaları, dünyadaki Bulgarlar ve Türkler dışında başka milletlerin de bu meseleyi fark etmeleri, bunun medyada haber olması bile bence filmin görevini tamamladığının göstergesidir. Bunun dışında, uluslararası siyaseti etkilemesini, ülkelerin ilişkilerini belirlemesini filan beklemek tabii ki çok gerçekçi değil.

Yılmaz: Politik soruların sonuna gelirken çuvaldızı kendimize batırmak gerekirse, ülkemizdeki azınlıkların hakları konusunda, Ermeni meseleleri, Romanlar, Kürtler hakkında bizim ikiyüzlü bir tavrımız söz konusu mu?

Bağcı: Bunları konuşmaya başlayacağız tabii. Artık konuşuyoruz da. Türkiye aslında bence Bulgaristan’dan iki gömlek, üç gömlek üstte. Avrupa Birliği üyesi olmamasına rağmen. Çünkü Ermeni meselesinde de, Batıyı bizden daha ikiyüzlü buluyorum örneğin. Tamam, bizim de birtakım eksiklerimiz olabilir ama en azından bunu konuşan bir kesimimiz var, en azından bunu kabul eden bir kesimimiz var. Ama örneğin Türkiye Cumhuriyeti hadi arşivleri açalım, bir ortak akademik çalışma yapalım dediğinde buna hayır diyenlerin Ermeniler olduğunu görüyoruz. O zaman ben buradaki ikiyüzlü gerçekten kim onu da tartışmak isterim. Kıbrıs’ta Rumlar Türkler istemiyor, birleşmeyi Türkler istemiyor, o yüzden birleşemiyoruz dediler. Türkler yüzde 60 oranında evet dedi birleşmeye, Rumlar hayır dedi.

Artık hâlâ birleşmemekten dolayı Türkleri suçlamak bence ikiyüzlülüktür. Dürüst bir tavır değildir. Hep söylediğimiz bir şey var Medya Politikaları dersinde. Medya politikaları devlet politikalarından bağımsız değildir. Yani devletin politikası neyse medyanın da politikası odur. Dolayısıyla yaptığımız işlerin devletin politikasına yüzde yüz aykırı olması mümkün değil. Yani devlet politikasına paralel olmak zorunda. Bana diyorlar ki mesela şöyle bir film yapabilir misiniz? Ben de diyorum ki, yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti böyle bir film yapılması gerektiğini düşünürse böyle bir film yapabiliriz. Yoksa yapamayız, yaparız yayınlayamayız, yayınlarız kaldırılır.Kürt meselesi, Ermeni meselesinde de durum aynı belgesel açısından, yine devlet otoritesinin, siyasi erkin bu meseleyi anlatmaya karar vermesi lazım. Bu mesele anlatılmaya değer bir meseledir ve anlatılmalıdır diye bir karar vermesi ve bu filmleri yaptırması lazım. Onun haricinde, arşivi nereden bulacaksınız. En basitinden devlet arşivlerine girmeniz lazım. Devlet size izin vermezse elinizde bir veri olmayacak, veri olmadan nasıl belgesel yapacaksınız? Yapamazsınız. Dolayısıyla ikiyüzlü demeyelim taraf diyelim.

Yılmaz: Son soruda politik meselelerden biraz uzaklaşacağız. Sizin oradaki gördükleriniz, yaşadıklarınız ve tecrübe ettiğiniz şeylerle ilgili. Soru şu: ‘Özlem’ kelime olarak artık size ne ifade ediyor?

Bağcı: Özlem.. Bunun üzerine o kadar çok film yaptım ki, gözümün önünden şimdi yüzlerce karakter geçiyor. Kimin özlemi? Bir kere önce onu konuşmak lazım. Balkanlar’daki özlem çok farklı örneğin. Oradaki hiç görmediğiniz bir şeyi özlemeniz. Yani Almanya’daki işçi çocuklarının Türkiye’ye duydukları özlemle , Balkanlar’daki Türklerin Türkiye’ye duydukları özlem aynı şey değil. Balkanlar’daki özlem hiç görmediğiniz, hiç bilmediğiniz, platonik aşk gibi bir anlamda, gerçekten kafanızda çok yücelttiğiniz bir ülkeye olan özlem. Bence Hacıbektaş Velinin izlerinin hala orada olması ve bu insanların hâlâ Hacıbektaş Veli’ye çok derin bir aşk duymasının da Türkiye’ye olan aşklarıyla derin bir bağlantısı var. Onu ayrıca konuşuruz. Ama bence temelinde bu var. Yani o ruhani bir özlem artık, somut bir özlem değil. Anlatabiliyor muyum? Yani bu artık sizin cennete duyduğunuz özlem gibi, bu artık sizin peygamberre duyduğunuz özlem gibi, ulvi bir özlem. Tabii bu kadar büyük değil belki, daha küçüğü, ama ulvi bir özlem. Demin de dediğim gibi birçok kimliğimiz var. Baktığınız zaman gerek genetik, gerek kültürel kodlar olarak birçok sırtımızda ceket var, kafamızda şapkalar var. Ancak her insan kendi siyasi görüşü, dini inancı, yaşadığı ortam ya da  dönemle bağlantılı olarak bir seçim yapıyor. Ne diyor mesela? Bu şapkayı daha çok sevdim diyor ve bana daha çok yakışıyor, ben bunu giymek istiyorum.

Bu kültürü seviyor, Türk olmaktan çok mutlu, kendini böyle tanımlıyor ve öyle olmayı özlüyor aslında. Öyle değilse bile. Ama kimsenin onlara kalkıp da sen o şapkayı takamazsın, illa bu şapkayı takacaksın deme lüksü yok. Bizim aslında belgeselde söylediğimiz o. Bu insanlar kesinlikle Türk’tür, bu insanlar kesinlikle Türk kalmalıdırı iddia etmedik belgeselle.

Dedik ki, bu insanlar kendilerine bunu diyorlar. Bununla mutlular, bunun özlemini çekiyorlar ve bunu yaşamak istiyorlar ve hiç kimsenin onlara hayır sen bunu yaşayamazsın, bu kimliği taşıyamazsın, kendine Türk diyemezsin ve Türkçe konuşamazsın deme şansı, hakkı yok. Hele hele 2015 yılında Avrupa Birliği üyesi bir ülkede hiç yok. Bu ikiyüzlülüğü bırakacaklar.

Bence oradaki özlem işte o kendi olabilmeyle, seçtiği benle ilgili bir şey. Hani beni bırak ben gibi olayım diyor, bana niye bu kadar karışıyorsun.

Bir Cevap Yazın