Ahmet Elibol ile Osmanlı’da Yeniçeri Ocağı

Ahmet Elibol ile “Osmanlı’da Yeniçeri Ocağı” üzerine konuştuk.

 

Mehmet Behçet Yorulmaz: Yeniçeri Ocağı nedir? Ne zaman kurulmuş, kimlerden oluşmuştur?

Ahmet Elibol: Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki Osmanlı’da yeniçeriler askeri birlik olarak son derece önemli bir ihtiyacı karşılamak için ihdas ediliyor. Başlangıçta Padişahın etrafında seferde veya barış halinde onu korumak amaçlı bir muhafızlar grubu olarak görüyoruz yeniçerileri. Daha sonra sayıları mahiyetleri ve sorumlulukları giderek artıyor ve değişiyor.

Yeniçeriliğin ne zaman ortaya çıktığı, ilk defa hangi padişahın devşirme yazımı yaptığı, ilk gazalarda elde edilen pençik oğlanlarıyla bunların arasındaki ilişki tarihçiler arasında çoğu zaman ihtilaf noktaları oluşturmuştur. Ancak II. Murat ile beraber yeniçeriliğin belirgin bir şekilde veya kurumsal olarak teessüs ettiğini söyleyebilmek mümkündür. Malumunuz üzere yeniçerilerin insan kaynağı esası kul sistemine veya İslam köle hukukuna dayanan bir gelenek üzerine temellenmiştir. İslam devletleri tarihinde sultanların gaza sonrasında gayri müslim düşmanlarından esir olarak aldıklarından bir kısmını köle hukuku çerçevesinde asker yaptığını biliyoruz. Hatta Memluk Devleti’ni bilahare bu köle askerlerin kurduğu da bir vakıadır. Mevcut geleneği tevarüs eden Osmanlı, mahiyetini ve belki de hukukunu bir parça değiştirerek aslında sui generis diyebileceğimiz bir kurum oluşturmuştur. Zira Osmanlı yönetimi, İslam hukuk ve geleneğinde daha önce görülmediği üzere savaştığı hasımlarımdan değil de kendi gayri müslim reayasından kul sistemine insan kaynağı sağlamıştır. Yani artık darülharb olmayan Sırbistan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Arnavutluk, Yunanistan gibi bölgelerdeki gayri müslim reayanın 8-10-12 yaşlarındaki erkek çocuklarından kendi ihtiyacı için asker-yönetici devşirmiştir. Bunların önemli bir kısmı bildiğiniz üzere yeniçerileri oluşturmuştur. İslam devletler tarihindeki kendine has bu durum ancak Osmanlı yönetim pragmatizminin gücüyle açıklanabilir….

Mehmet Behçet Yorulmaz: Neden böyle bir askeri birim oluşturulmuştur? Savaş sırasında ve sonrasındaki vazifeleri nelerdir?

Ahmet Elibol: Tabii yeniçeri askeri biriminden önce devletin neden devşirme kul sistemine ihtiyaç duyduğu sorusuna cevap aramak gerekir. Bu soruya en temelde verilebilecek cevap insan kaynağına olan şiddetli ihtiyaçtır. Devletin Anadolu’da kurulup Rumeli’ye geçişiyle beraber süratle yayılması, yeni elde edilen topraklardaki nüfusu yönetebilecek, onların iktisadi, idari veya güvenlikle ilgili işlerini yürütecek idareci sınıfa olan gereksinimdi. Osmanlının en azından 16. Yüzyılın ilk yarısında Müslüman-Türk nüfusunun çok fazla artmadığını biliyoruz. Fetihlerle beraber büyüyen bu coğrafyayı sadece Müslüman Türk unsuru ile yönetmek imkansızdı ya da şöyle söyleyelim; sadece onlarla bu fetihleri bile yapmak öyle kolay bir iş değildi. O sebeple biraz önce kısaca belirttiğim devşirme usulüne müracaat edildi. 

Devşirme kurumunun ihdasında veya geliştirilmesindeki bir başka saik ise padişahın mutlak otoritesinin güçlendirilmesidir. Şöyle ki; başlangıçta fetihleri sultanın hizmetinde ve beraber gerçekleştiren Anadolu’daki gazi-seçkin (aristokrat da denebilir ama yine de bu pek uygun düşmez galiba) Türk beyleri bir yandan sarayla akrabalıklar kurarak hem zenginleşmişler hem de fevkalade bir nüfuz sahibi olmuşlardı. Bu durum giderek idareye de karışmalarına sebep olacaktır. Osmanlı tarihinde hususen 14-15. Yüzyıllarda gördüğümüz sıkıntılı yönetim krizleri ve kardeş kavgaları sırasında zaman zaman bu seçkin beylerin kavgaları körüklediği, farklı grup ve klikler oluşturup sıkıntılara sebep olduğunu biliyoruz. Hatta bu yüzden devletin inkıraz noktalarına geldiği de olmuştur… Yönetim pratiğinde bunun o dönem için mahzurlarını fark eden II. Mehmet (Fatih) idareyi merkezileştirecek tedbirleri hayata geçirirken en baştaki icraatı bu beylerin otoritesini ve etkinliğini kırarak yerine aile-soy-sop bağı olmayan ve varlığını sadece devletin ve padişahın varlığı ile özdeşleştiren devşirme-kul bürokrasisini tamamıyla ikame etmek oldu. Bu bağlamda yeniçeriler de bu gruptan olmak hasebiyle padişaha mutlak bağlı, ordunun muhafız piyade- vurucu gücünü temsil edeceklerdir…

Devşirme usulüyle alınan 8-10-12 bazen 15 yaşlarındaki gürbüz Hıristiyan çocukları İstanbul’a getiriliyor sünnet ettirilip Müslüman yapılıyordu. Bilahare bir Müslüman Türk ailenin yanına verilip Türk adet ve dilini öğreniyorlardı. Belli bir süre buralarda kaldıktan sonra tekrar İstanbul’a getirilen yeniçeri adayları yeniçeri ağasının gözetiminde acemi ocağına kaydediliyor ve burada askerlik dersleri alıyorlardı. Ayrıca kendilerine 1 Akça yevmiye bağlanıyordu… Kapıkulu ocaklarının bir birimi olan yeniçeriler sadece padişaha mutlak bağlı-sorumlu muhafız grubu değildi. Özellikle fetihlerde de çok önemli kilit noktayı oluşturuyorlardı. Ordunun sayıca fazla olan ve sadece kılıç, kalkan, ok ve yay kullanan tımarlı sipahilerinin aksine ateşli silah kullanmakta son derece mahir idiler. Bu sebeple savaşların kazanılmasında önemli payları oluyordu. İlerleyen yıllarda sayıları ve etkileri buna bağlı olarak artış gösterdi.  

Yine ilerleyen yıllarda İstanbul haricinde yeniçeri garnizonları kuruldu. Taşranın güvenliği, kale muhafızlığı gibi mühim görevler üstlendiler. 

 

 Mehmet Behçet Yorulmaz: Ocaktaki değişim sebep-sonuç ilişkisi bağlamında siyasal-sosyal dinamiklerle nasıl açıklanabilir?

Ahmet Elibol: Evet. Güzel bir soru. Değişim kaçınılmazdır. Özellikle Modernite devreye girdiyse… Yeniçeri ocağında da özellikle 16. Yüzyılın sonlarından itibaren mühim değişim ve dönüşümler yaşanıyor. Ülkemizdeki hakim tarih paradigmasına göre bu değişimler maalesef ki gerileme, bozulma veya çöküş terminolojisiyle karşılanıyor ki bu bize göre çok da doğru değil. Ölçülerini sadece fethedilen toprakların büyüklüğü, kazanılan savaşlar, padişahların karizma veya otoriterliği parametreleri etrafında koyan hakim paradigma hemen hemen diğer bütün sebepleri çok önemsemiyor veya ihmal ediyor. Mesela Osmanlı yönetiminin 16. Yüzyılda gelip dayandığı iktisadi-mali kriz, bunun özellikle dış dünya ile olan ilintisi, Osmanlı siyasi-toplumsal sistemini tehdit eden erken Modern Avrupa ile Osmanlı’nın buna gösterdiği direnç. Bu direnç sonrasında zaman zaman yaşanan diyalektik bir dönüşüm… Bunlar çoğu zaman görmezden geliniyor diye düşünüyorum… Şöyle ki; Sultan Süleyman ile beraber başlayan ve 17. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde devlet aygıtındaki belirginleşen dönüşümün en temel sebebi dış saiklerdir. Amerikan gümüşünün kıta Avrupasına getirilmesiyle oluşan enflasyonist baskı ülke genelinde büyük sosyal kargaşalara, isyanlara sebep olacak bir şiddet göstermişti. Devlet aklı dışarıdan etkilerle oluşan bu rahatsızlıklara karşı hemen reaksiyon göstererek tedbirler almış, sistemi dönüştürmek ihtiyacı duymuştur. Bu anlamda yeniçeri ocağında da büyük değişiklikler yaşandığını biliyoruz. İlk kurulduğunda 6-7 bin mevcudu aşmayan sayısıyla yeniçeri ocağı zamanla büyümüş 40-50 bin rakamına dayanmıştır. Bu sayının artmasında elbette ki pratik bir sebep aramak lazımdır ki aslında bunun izahı son derece basittir. Bahsedildiği gibi modern ateşli silahları kullanmakta mahir olan yeniçeriler savaşlarda sadece ok ve yay kullanan tımarlı sipahilere göre çok daha faydalı olmaktaydılar. Bu sebeple ordu içindeki sayıları da artmıştı. Özellikle 17. Yüzyılın başından itibaren artan görece refahla beraber Osmanlı nüfusu artmaya başlayınca yönetimde, askeriyede devşirmeye olan ihtiyaç da azalmıştır. 17. Yüzyılın ikinci yarısından sonra artık yeniçeri ocağı köken itibariyle doğuştan Müslüman unsurlardan teşekkül etmiştir. 

Gelirlerinin büyük kısmı toprağa dayalı vergilerden oluşan devlet bir noktada vergilerini toplamakta zorlandığından mali anlamda mukataa ve iltizam usullerini devreye sokmuşken, maaşlarını devletten alan yeniçeriler de sayıca kabarık olmalarını hesaba katarsak büyük bir külfet oluşturuyorlardı. Bu anlamda bir değişikliğe gidilerek yeniçerilerin evlenip çoluk çocuk sahibi olmalarına, bundan daha önemlisi halk içinde esnaflık yapmalarına peyderpey müsaade edildi. Bahsedilen şey, yani esnaflık yapmaları bugünün askeri teşkilatlarını dikkate aldığımızda tuhaf görülebilir. Ancak 17.ve 18. Yüzyıllarda desantralize olmuş yönetim-toplum ilişkilerinde son derece normal karşılanıyor olmalıdır. Toplumla doğrudan irtibat halinde ve bir yandan da askeri sınıf mensubu olan yeniçeriler, Şerif Mardin Hoca’nın özellikle belirttiği gibi devlete karşı toplumun taleplerinin iletilmesinde pek mühim ve aracı bir konumda olmuşlardır. Bilhassa Patrona İsyanında bunu bariz bir şekilde görebiliyoruz…

Mehmet Behçet Yorulmaz: Merkezi yönetim için büyük bir tehdit olan yeniçerilerin kaldırılma sürecinden ve sonrasında orduda yaşanan değişimden bahsedebilir misiniz?

Ahmet Elibol: Yeniçeri ocağına yöneltilen en temel eleştirilerden bazıları; bir dönemden sonra artık yeniçerilerin savaşlarda gösterdiği başarısızlık, ocaktaki başıbozukluk, esnaflık yapmaları, savaşa gitmekteki gönülsüzlük vs vs.  Bu eleştirilerin elbette ki birçok haklı yanları olabilir. Ama hiçbirisi bir sebep kadar Osmanlı yönetim aklını rahatsız eden bir sebep değildi. Bu husus iktidarın sınırlandırılmasıdır. Yeniçeriler biraz önce belirttiğim gibi halk ile içli dışlı olmalarından dolayı saraya toplumun taleplerini iletiyorlardı. Bulundurdukları güç ile iktidara baskı yapabiliyorlardı. Zaman zaman padişahın hal’ine, zaman zaman da idarenin bu talepler karşısında geri adım atmasına sebep oluyorlardı. Bahsedilen durum, bugünden bakıldığında aslında halkın yararına bir durumdur. Yani halk bir anlamda yönetimde söz sahibi oluyordu… Devlet 18. Yüzyılın sonuna gelindiğinde bilhassa Avrupa’da gelişen kameralizm akımının da etkisiyle merkezileşme iradesi göstermeye başlamıştır. Bilindiği gibi Prusya ve Avusturya gibi devletler kralın veya imparatorun iktidarını sınırlayabilecek bölük pörçük yapıları ortadan kaldırarak merkezi maliye, merkezi ordu, merkezden kontrol edilen ve güvenliği artırılan güçlü bir ticaret ağı oluşturmaya başladıklarında durum Osmanlı’nın da dikkatini çekmiştir. Osmanlı yönetici eliti sistemi modernleştirmek adına merkezileştirme çalışmalarını politikalarının odağına yerleştiriyordu. Bu anlamda yeniçeriler de otoritenin kontrolünden uzaklaştığından dolayı dağıtılmaları ve gerekirse yok edilmeleri gereken bir unsur haline geliyordu. Yani 1826’ya giden süreç böyle başlamıştı. 

Malumunuz bu tarihte yeniçeri ordusu tamamen ortadan kaldırıldı ve ona ait ne değer varsa ya yasaklandı ya tahrip edildi ya da tamamen yok edildi. Yasaklanan bu değerlerin içinde yeniçerilerin mensup oldukları Bektaşi tarikatı da var tabii ki. Bektaşi tarikatının bilhassa Rumeli’nin fethinde, bölgenin müslümanlaşmasında ve kültüründe fevkalade bir rolü ve önemi olduğu aşikardır. 1826’ya kadar devletin büyük tazim gösterdiği Bektaşiliğin o tarihten sonra mensupları takibe uğramış ve tekkeleri yıktırılmıştır. 

Ayrıca ocağın kaldırılması ile iyice merkezileşen ve devletçi öncelikleri artan yönetimi sınırlayan, halktan yana olan ve onun özgürlüklerini koruyan bir kurum kalmamıştır. Tanzimat’a ve onun bürokratik despotizmine karşı bir aydın hareketi olduğunu biliyoruz. Namık Kemal ve Ali Süavi gibi aydınların hürriyet taleplerini, bir parça yeniçeriliğin kaldırılmasıyla da ortaya çıkan hürriyetsizliğe karşı tepkiler şeklinde okumak da mümkündür.

Yeniçeri ocağının yerine kurulan Asakir-i mansure ordusu haliyle merkeziyetçi bir ordudur. Yani emir kumanda zincirinde merkezi otoritenin emrindedir. Kurum, yapı ve askere alma usulüyle bugünkü modern Türk ordusunun temeli ve başlangıcı demek herhalde yanlış olmaz. 

        

Yorum Bırak

Your Email Adresi will not be published.